|
 |
|
|
Başkan'dan mesajlar
Ne mutlu bana ki gazetecilik kariyerimin içinde kulüp yönetimlerinin babadan oğula nöbet değişimlerine de tanık oldum. Abdülkadir - Fikret Orman, Erdoğan - Yıldırım Demirören gibi...Beşiktaş'ın genç başkanını Akaretler'deki Beşiktaş Plaza'da ziyaret edip kutladım. İlk dikkatimi çeken, konuklarını karşılarken gösterdiği içten nezaketti. Konuklarını odasında mutlaka bir başka yönetici arkadaşıyla birlikte karşılıyor, sabır ve dikkatle dinliyordu. Ama en önemlisi, başkan olduktan sonra cep telefonu numarasını değiştirmemiş, bir dakika için dahi kapatmamıştı. Dahası cep telefonu şoföründe ya da sekreterinde değil, hep kendi elinin altındaydı. Dakika başı arayanlarla içten, kısacık konuşuyor, herkese yanıt veriyordu. Beşiktaşlılar'ın ulaşabileceği, konuşabileceği bir başkanları vardı. Koşullar yoğunlaştıkça bu işi ne kadar sürdürebilir bilemiyorum. Ama Yıldırım Demirören'in bu sıcaklığına tanık olmaktan kendi adıma çok memnunum.
Kısa söyleşimizde Del Bosque kararını hangi gerekçeyle aldığını anlattı: "Matthaeus'la ilke anlaşmasına vardığımızı açıkladıktan hemen sonra kamuoyunda yoğun eleştiriler, kaygılar ve endişeler oluştu. Beşiktaş daha teknik direktör adayının ortaya atılmasıyla üçe - dörde bölünmüştü. Oysa biz camiada birlik ve beraberlik istiyorduk. Baktım, olmayacak... Matthaeus da yardımcı oldu tabii."
Gülüyor burada başkan... "Kulübe kartı bırakmış bir futbolcu simsarını kendine yardımcı antrenör olarak seçtiğini söyleyince lastiğin patladığını anladım... Hele Okan Buruk ve Mustafa Doğan'ın transferine karşı çıkması, anlaşmayı iptal etmemiz için bize gereken fırsatı verdi."
Şimdi tüm Beşiktaşlılar'ın üzerinde sevinçle ittifak ettiği bir teknik direktörleri var... Başkanın verdiği ilk mesajlar çok olumluydu... Zaman zaman onları sizlerle paylaşacağım.
Elvan'dan 'Nurmi' yaratmak
Cuma gecesi Hilton Havuzbaşı'nda Burcu Argun - Onat Özüak çiftinin düğünündeydik. Damat tarafıydık, Ünal Özüak dostum bizim salı grubunu özel bir masa ayırarak topluca davet ederken, bir şart koymuştu ortaya... Herkes tek gelecekti! Çoğu evlilik macerasını çoktan geride bırakmış "yalnız" arkadaşlarımı "yalnız bırakmamak için" davete aynen öyle icabet ettim... Terletmeyen, bunaltmayan tatlı bir Haziran gecesinde düğünün havasına kapılıp neşe içinde sohbet ediyorduk. En gencimiz (!) 78 yaşındaki Ertekin abi, "Bu böyle olmaz, hadi birilerini bulup dans edelim" dedi... Gözler, çevrede uygun damları ararken cep telefonlarına düşen haber hepimizi havalara uçurdu.
Elvan Abeylegesse , Bergen'de koştuğu Golden League 5000 metre yarışında dünya rekoru kırarak (14.24.68) birinci olmuştu.
Hıncal Uluç, Ali Kocatepe, Korcan Karar, Orhan Mizanoğlu, Ünal Özüak, Güven ve Ertekin Abi, bir coşkunun girdabında boğuluyorduk. Gözü yaşaranlar, "Tanrıya şükür bu günleri de gördük" diyerek birbirine sarılanlar, sağ ellerini havaya kaldırarak "çakanlar" dansı mansı unutmuştu...
Ben o gece Elvan'la dans etmek isterdim...
Mutluluktan beni havalara uçuran o dünya şirini hız meleğiyle vals yapmak, ayaklarımla ancak böyle bir valsin gereği için yere basmak isterdim.
Mesajını verdi
Elvan, yedi yıldır ortalarda görünmeyen Çinli'nin rekorunu kırarken sadece eşsiz bir kronometre başarısı göstermekle kalmamıştı... Neredeyse dört saniyeye yakın kocaman bir farkla dünya rekorunu kırdığı yarışta Etiyopyalı Dünya şampiyonu Tirunesh Dibaba, Olimpiyat Şampiyonu Derartu Tulu, Salon Dünya Şampiyonu Meseret Defar ve kardeş Ejegayehu Dibaba'yı da geride bırakarak olimpiyat altın madalyası için gürleyen bir mesaj vermişti: "Atina benim!"
Artık lamı cimi yok, çok özel bir statüyle "Dünya Rekortmeni" olarak gidecekti Atina'ya... Atletizm otoritelerinin, medyanın peşinden koşacağı bir yıldız olmuştu...
Zaman zaman Ali Kocatepe'nin 60'lı yılların unutulmaz şarkıcılarına eşlik ederek renklendirdiği o muhteşem düğün gecesinde, mutluluk uçuşum beni hiç erişilmeyen bir hayale taşıdı...
1924 Paris Olimpiyatları'nın ölümsüz kahramanı Finli Paovo Nurmi 'yi hatırladım...
Nurmi olimpiyatlardan kısa bir süre önce Helsinki'de 1500 ve 5000 metre dünya rekorlarını kırmış, Paris'te iki dalda da koşmak istediğini açıklamıştı... Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin programına göre 1500 ve 5000 metre finallerinin arasında sadece 15 dakika vardı... UOK, programı değiştirmek istemiyordu... Nurmi direndi. Sonunda 15 dakikalık ara 1 saate çıkarıldı.
Elbette yapar
Nurmi iki yarışta da koştu ve iki altın madalya kazandı!
Atletizm dünyasının en unutulmaz başarı öykülerinden biriydi bu. Nurmi'yi bir anda efsane kahramanına dönüştürdü. Seksen yıllık bu başarı öyküsünü (1500+5000 = 2 altın madalya) bayanlarda bugüne kadar hiçbir atlet yaşamadı, yazamadı...
O gece iyice uçtum...
Hayallerimin beni götürdüğü yerde Elvan'ı buldum...
23 Ağustos'ta 5000, 28 Ağustos'ta 1500 metre finali koşulacaktı Atina'da... İkisine de yazılmıştı Elvan... Üstelik arada 1 saat değil, net beş gün vardı...
Yine de çok zordu, kimilerine göre olanaksızdı.
Yapabilir miydi?
Elvan bu, elbette yapardı!
Zinedin, Zlatan... Hevan ve Elvan
Onyedi yaşında Dünya Kros Şampiyonası dokuzuncusu olarak atletizm dünyasına adım attığında onun adı Hevan Abeylegesse idi... ENKA'nın kurucusu ve onursal başkanı Şarık Tara, Avrupa Kulüpler Şampiyonası için iyi bir takım oluşturulmasını istemiş, o sırada Etiyopya'daki inşaat çalışmalarını denetleyen ENKA mühendisleri, aralarında Hevan'ın da bulunduğu genç bayan atletlerden bir grubu getirmişlerdi.
Gelenlerin biri hariç, hepsi yarışlardan sonra ülkesine döndü.
Hevan, "Ben bu ülkeyi sevdim. Türkiye'de kalmak, atletizme burada devam etmek istiyorum" dedi. Vatandaşlık yasalarıyla ilgili bürokrasi gereği kağıt üstü bir evlilikle Hevan'ı TC vatandaşı yaptık...
Yasalarımız, TC vatandaşlığına geçenlerin Türkçe yeni bir ad almalarını buyuruyordu. Hevan oldu Elvan. İlk yarışlarına Elvan Can adıyla katıldı...
Etiyopya'daki babası, kızının TC vatandaşlığına karşı çıkmıyordu ama, yeni kimliğine itirazı vardı. Her baba gibi, o da soyunun ve adının devam etmesini isterdi. Elvan, gerçek soyadına Abeylegesse'ye döndü...
Bizim vatandaşlık uygulamalarımızda çağa uymayan, insanların kimliğini zorlayan gariplikler var...
Fenerbahçeli Uche'yi Deniz Uygar yapıyoruz... Kingston'un adını değiştiriyoruz, Faruk Gürsoy oluyor...
"Ne mutlu Türküm diyene" kavramının kucaklayıcılığına bire bir uymayan, zorlayan ve dayatan tutucu bir kültür geliştiriyoruz. İnsanların adını değiştirmeye zorluyoruz.
Bir zamanlar Bulgarlar Naim Süleymanoğlu'na zorla Nahum Salamanov diye uyduruk ve zorlama bir adla podyumlarına sürerken, hatırlayın, hangimizin tepesi atmadı, öfkesi kabarmadı?
Şimdi aynı şeyi biz, yasa gereği diye, Uche'lere, Kingston'lara, Hevan'lara yapıyoruz.
Oysa Cezayir orijinli Zinedin (Zeynettin) Zidane Fransız Milli Takımı'nda anasının - babasının verdiği adla oynuyor. Boşnak Zlatan İbrahimoviç de İsveç Milli Takımı'nda doğduğundan beri sahip olduğu adıyla top koşturuyor.
Tıpkı Danimarka'da Kenya orijinli Kipketer'in kendi adıyla koştuğu gibi...
İnsanlar, gönülden TC vatandaşlığını istiyor ve bu ülkenin bayrağıyla koşmaktan gurur duyuyorsa, onları kendi adlarıyla kucaklayalım...
Adlarını değiştirmek için zorlamayalım, yasal da olsa dayatmalarla karşı karşıya bırakmayalım!
agokce@milliyet.com.tr
|
|
|

|