|
 |
|
|
Tarihe 1000 Canlı Tanık
Kendi küçük namı büyük Taraklı
"İstanbul'u görünce, aman yarabbi, şaştım kaldım. Şimdiki İstanbul'la benim gittiğim seneki İstanbul arasında dağlar var. Ben İstanbul'a meftun oldum sonunda. Neden? Her şeyini gördüm, insanlarını gördüm, hocalarını gördüm, alimlerini gördüm... Efendilik, beyefendilik gördüm"
İçimizden Biri / SAİM ÖZEL (68)
Türkiye'nin son yetmiş, seksen yılna tanıklık etmiş, farklı sosyo-kültürel ve ekonomik toplumsal katmanlardan seçilen özgün profillerle sözlü tarih görüşmeleri yapmayı sürdürüyoruz. Görsel ve işitsel olarak kayıt altına alınan yaşam anlatılarıyla sözlü tarih arşivimizi zenginleştiren proje ekibimiz geçen ay Adapazarı / Taraklı'daydı. Bu kez emekli bir imam ve aynı zamanda da hat sanatıçısı Saim bey ile görüştü. Saim Özel, 1919'da Adapazarı Taraklı'da doğar. Yunus Camii'nde imamlık yapan babası Hafız Hüseyin bey ve Hatice hanımın tek çocuğu olarak büyür. Taraklı'da geçen çocukluk yıllarını Cumhuriyet'in 10'uncu yılında tanıştığı İstanbul yılları izler. Burada sırasıyla müezzin ve imam olur. Tasavvuf musikisi ve hat sanatına merak salar ve bir süre bunlarla ilgilenir. İstanbul'da pek çok caminin imamlığını yapar. Son olarak 1982 yılında Süleymaniye Camii'nde çalışır ve emekliye ayrılır. 1949 yılında akrabalsı olan Saime hanım ile evlenir. Halen eşiyle birlikte memleketi Taraklı'da yaşayan Saim beyin hat ustası olarak yetiştirdiği pek çok öğrencisi ve 1967 yılında yazdığı "Hat Örnekleri" isimli bir eseri var.
Babacımla çok fazla konuşamazdık, çok otoriterdi. Cumhuriyet bayramlarında, Taraklı'nın nahiye müdürü, jandarma kumandanı, öğretmenler, tüm ileri gelenleri toplanırlardı bi yerde, babam da orada, nutuk verirdi: Taraklı Kuvayı Milliye'den yanaymış, Göynük tarafı da padişah tarafıymış. Hisar diye bi yerimiz var, oraya mitralyoz kurmuşlar. Orda bi çatışma olmuş, Göynük'ten gelenlerle... Hatta köylü birisi mitralyoze rast gelmiş, vefat etmiş. İşte ben de o mitralyoz atılırken, üç yaşlarında falandım. Atatürk harbi kazanınca buraya gelmiş. Çok tezahürat yapmışlar, yollara halılar sermişler. Hatta 'kendi küçük namı büyük Taraklı' demiş." Saim Özel'in babası Hüseyin bey, yaşadıkları mahallenin camisinde imamlık yapmaktadır: "Otuz seneden fazla imamlık yaptı. Resmi Kuran kursu olmadığı halde, evimiz tabii bir Kuran kursuydu. Benim babacığıma, forsu demiyim de artık o ayıp olur, saygınlığı olduğu için, ses çıkarmazlardı. Öyle talebe yetiştirdi. Daha eskiden Feride isminde bi ihtiyar hanımımız, teyzemiz vardı, çocuklarına böyle Kuran okuttu. İkide bir candarmalar alır götürürlerdi karakola onu. Yani Kuran okutmak, öğretmek suçtu. Müslümanın kitabını okuması suç olur mu? Oldu, öyleydi eskiden. Bir de babacım Halk Partisi başkanlığı yapmış burada. Başı derde girmiş yine de... Miraç Kandili'nde okuduğu hutbe yüzünden. Babamın düşmanı Koca Kemal derler birisi vardı. Karakola gidip halkı isyana teşvik ediyor diye babamı şikayet ediyor, 'Kendisi çok nüfuzludur, halk peşinden gider' gibilerden. Babacığımın bir ay kadar Geyve'de mahkemesi görüldü. Sonradan beraat etti ama birkaç sene de göz hapsinde gibiydi. Kültürlü bi zattı. Taraklı'nın en saygın kişilerindendi... Taraklı o zaman nahiye. Ben çocukken gene böyle küçük bi yerdi ama çarşısı değişti. Kunduracı esnafı yazlık yemeniler yapar satarlardı. Bi taraftan kaşıkçılık vardı, evlerde yapılırdı. Her evin fırını vardı, her ev ekmeğini kendisi yapardı. Herkes evinde yemek yer, çarşıdan almayı ayıp sayardı. Hiç unutmam Abdullah çavuş diye biri yaşardı, delikanlı reisi, gençlerin başı. Herkes ona hörmet ederlerdi, dediği dedik, çaldığı düdük. Kil Hamamı diyoruz, toplanır oraya giderdi gençler. Gençlerin reisi Abdullah çavuş, Allah rahmet eylesin, onun idaresinde, hamama gidilirdi. Maksat banyo değil, işte gençlik olsun, o gün gençler milli kıyafet, potur giyerlerdi. Hepsinin ellerinde dolma silahlar böyle. Dönüşte bütün halk, onları, Kadı Mahallesi deriz, orda karşılardı. Şehire girdikleri zaman, çavuş nereyi gösterirse oraya silah atacaklar. Güzel ahenk vardı. Bi de Taraklı'da lokma bayramı derler, o yapılır, şimdi Recebi Şerif'in ilk cuma gecesi, ateş yakarlar. Bu ateşin etrafında lokma bayramı yaparlardı. Ramazanlarda mukabeleler okunur, akşamları memleketin zenginleri, hafızları, hocaları davet ederler, iftarlar verirlerdi. Bi de sahur usulü vardı, gençler çıkarlar minareye, temcit söylerlerdi: 'Oldum bilmedim, yanıldım meyve yedim, yanıldım meyve yedim, cennetten çıktım geldim' diyerekten."
İstanbul'a meftun
Saim Özel Taraklı'da bitirir ilkokulu. İlkokuldayken tanışır Latin harfleriyle. O yıllarda İstanbul Aksaray'a taşınan halasının yanına gider, henüz on dört-on beş yaşındadır. Halasının komşusu Sefa beyin yönlendirmesiyle hafız olmaya karar verir: "Babama (mektup) yazdım, dedim ki böyle böyle bi zat var, beni hocaya götürecek. Acık talim ediyim." Babası bu öneriyi kabul eder. "Biraz ağzın düzelsin, öyle tabir ederler. Müsaade ediyorum, kal dedi. Bu mektubu hâlâ saklıyorum. Diyor ki, 'Gurbetteyim diye üzülme, biz senin istikbalin için burada hasretliğine katlanıyoruz'.
Ah annecim, ah babacım. İşte orda, halamın yanında kaldım. Orlarda cami evlerinde, cami lojmanlarında, gayri müsait yerlerde falan vakit geçirdik." Bir süre sonra Nuruosmaniye Camii'nin başimamı Hafız Hasan Akkuş'un öğrencisi olur. "Bu eğitimi güzel ağızdan almak çok önemli. On beş-yirmi günde, hocadan süphanekeyi talim ettim. İnsanın boğazından ta dudaklara kadar Kuran'ın yerleri var, boğaz harfleri var, dudak harfleri var. Bunları yerinden çıkarmazsanız, yanlış olur. Hata olmaması için (dualar) tek tek talim edilir." Bir süre sonra vakıfların açtığı sınava girer ve müezzin olur. Yeni Cami'ye müezzin vekili olarak atanır. Ardından Sümbül Efendi Camii'ne tayini çıkar. Dört-beş sene sonra tekrar hocasının yanına, Nuruosmaniye camisine gelir. Hocasının
II. Dünya Savaşı yıllarında askere alınmasıyla, onun yerine vekalet eder.
Tanrı uludur
"Askerden gelinceye kadar gene ben idare ettim. Böyle İstanbul'da kaldım işte. Valla bizde o zamanlar siyaset tek partiydi galiba, Demokrat Parti olana kadar parti yoktu ki. Biz gençliğimizde İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Mustafa Kemal Paşa onları çok sever, öyle iftihar ederdik. Daha sonra oyumuzu Demokrat'a vermişizdir zannederim. Çünkü millet umumi olaraktan bıktı, bütün millet bıktı. Neden bıktı, gavurluk devri, candarmalar hüküm sürüyo burada. Hatta ben müezzindim, Nuruosmaniye'de 46 seçimlerinde hile yaptılar. Sandığın birisini Nuruosmaniye'nin bi tarafına koydular. Ben nöbetçiyim, camide oturuyom. Şimdi kimse gelmediği zaman, sandık başında olanlar kendileri yazıyolar, dolduruyolardı sandığın içersine, böyle hile yaptılar. 46'da öyle kazandılar. 50'de artık, iyi oldu ama sonu iyi gelmedi işte. Nasip öyleymiş herhalde artık. 1950'de sildi attı Demokrat Parti, Menderes meydana çıktı. Çok güzel günler gösterdi ama adamcağızın başını yidiler. Yazık, bu memlekete çok hizmet etti. Türkçe ezan vardı 'Tanrı uludur, Tanrı uludur' ben kaç sene burada ezan okudum böyle. 'Tanrıdan başka yoktur tapacak' bunu millet yadırgadı. Bizim bi ihtiyar müezzinimiz vardı burada. Bunu öğrenemedi, şimdi bu ezan okurken bazen şaşırırdı, biz aşağıdan şey yapardık, 'Tanrıdan... Tanrı başka' derdik. Acayip şeyler, böyle günler gördük. Sonra İstanbul'da ezanlar başladı 'Allahuekber, Allah...' millet başladı ağlamağa, şey yapmaya. 'Allahuekber, Allahuekber minarelerde." Genç müezzin Saim Özel aynı yıllarda tasavvuf müziğine ve hat sanatına ilgi duyar. Hafızların yanında ilahiler ve usul öğrenir. "Hatta bir mevlitte, İnönü'nün annesi bile vardı, kürsünün dibinde oturdu. Hanımı da müezzin mahfilindeydi. O zaman Nimet abla var, hani meşhur Nimet abla, tayyare bileti satıyor, o da oradaydı. Onlara öyle mevlit okudum. Hocamlan beraber artık İstanbul'- da meşhur olduk. Bu arada arkadaşım Recep efendiyle birlikte Fındıklı'ya hat öğrenmeye gidiyoruz. Ayrı ayrı şubeler vardı, tezhip şubesi, cilt şubesi, heykeltıraşlık, ressamlık falan, bütün şubeler vardır." Saim bey hat sanatına duyduğu büyük ilgi ve yeteneğiyle başarılı bir hat ustası olur.
Hademeyi Hayrat Cemiyeti
60'lı yılların başında imamlık sınavlarına girer ve kazanır. Aynı yıllarda, İstanbul'daki müezzin ve imamlar bir araya gelerek Hademeyi Hayrat Cemiyeti'ni kurarlar. "Şimdi biz memur statüsüne girdik. Ondan evvel böyle bi şey yoktu. Biz imam ve müezzinlere Hademeyi Hayrat derlerdi hep. Hademeyi Hayratlar Vakıflar'a bağlıydı, sonra müftülüklere bağlandı, daha sonra idareyi Diyanet aldı. Maaşımız on dokuz buçuk lira, bu yüzden Meclis'e gitmeye karar verdik." DP iktidarı ile yapılan bu görüşmeler kısa sürede sonuç verir, maaşları artar. "Ankara'dayken Radyoevi'ne gittik hocamlan, Kuran okudum. İki kaset doldurdum sonra da." 1960'ta Gedikpaşa Camii'nde imam olarak çalışmaktadır: "1960 ihtilali günü, bir cuma günüydü, şimdi cuma namazını kıldıracam, tek başınayım, bilemedim. Gittim dolaştım, sordum, soruşturdum, ne yapacaz yahu dedim. Bazı yerde namazı kıldırdılar, bazı yerde kıldırmadılar, böyle şeyler oldu." Diplomasız imamların işlerine son verileceği söylentileri üzerine ortaokulu dışardan bitirir. Başvurusu üzerine Süleymaniye Camii'ne atanır ve 1967'den 1982'ye kadar orada çalışır. Bir kaç kere hacca gider. Türk inşaat şirketlerince Suudi Arabistan'a yapılan tünelin bezemesinde kullanılmak üzere kendisine bir yazı sipariş edilir. Pek çok camiye hat sanatıyla yazılar yazar. Emeklilik sonrası memleketine dönen Saim bey, 1949 yılından beri birlikte olduğu eşi Saime hanımla doğup büyüdüğü Taraklı'daki evinde yaşıyor. Taraklı'da eskiden okuduğu okul bugün kültür evi yapılmış ve onun bir odasında eserlerinden örnekler ve kullandığı şablonlar sergileniyor.
Kaynak kişi önerilerinizi ve maddi desteklerinizi bekliyoruz.
Telefon: (0212) 327 86 58
Faks: (0212) 227 37 32
e-posta:tbct@tarihvakfi.org.tr
Proje danışmanları: Doç. Dr. Aynur İlyasoğlu, Doç. Dr. Esra Danacıoğlu
Görüşmeyi gerçekleştiren: Gülay Kayacan
Görüntü kaydı : Tamer Üstel
Deşifre / redaksiyon: Sevil Üzrek
Yayına hazırlayan: Tuba Çameli
Gelecek Hafta: Lütfi Hızel'in Sovyetler'deki gençlik yılları ve Tekel'deki anıları...
|
|
|

|