|
 |
|
|
Zidane Kupası
Basın mensupları kupada gitmek istedikleri maçları, UEFA'ya aralık ayında bildiriyor. Maç kaçırırsanız cezası var. Yazmadığınız maçlara ise yedek listeye yazılıp cezalıların biletiyle maça gidiyorsunuz. Aralıkta elim kaymış, Coimbra'daki İngiltere - İsviçre maçını yazmışım. Ama Lieira'da Zidane - Hırvatistan maçı var. Seyredilmesi gereken adamdan 70 kilometre kadar uzakta durup İsviçre'nin Zidane'ı Hakan Yakın'ı seyretmek evde televizyonda her iki maçı da seyretmekten daha kötü bir seçim. O zaman çözüm belli, 420 km gidilecek. Hızlı davranılacak ve iki maç da seyredilecek.
Koşturarak Zidane'ın oynadığı Magalhaes Pessoe Stadı'na girdiğimde dakika 03.52. Yorgunluk tuzlu bir sıvı olarak tüm hücrelerimden dışarı fışkırıyor. Sırılsıklam bir bezginlik. Tribün sahaya Atatürk Olimpiyat Stadı mesafesinde. Gözlerim artık renkleri birbirine karıştırmış. Etrafta su alabileceğim bir yer yok. Bacaklarımın ağrısı, sürekli çözülen ayakkabı bağlarım, yani anlayacağınız utanmasam ağlarım.
Derken o muhteşem adamın ayağına top geliyor. Herkes gibi ben de başka alemlere dalıyorum. Futbol sevilesi bir spor, topu görünce gözleri parlayan jenerasyondanım ben de. Her türlü takımın mücadelesini, her oyuncunun çabasını takdir edecek şekilde yetiştirildim. Futbolun hücumu savunması olmaz, oyunun her anını iyi yaşamak hissetmek gerekir. Bir faulün, bir ofsaytın bile ruhu vardır. Ama işte insanı böyle bir durumdayken ve küçük şeylerden zevk alamayacak haldeyken ancak Zidane'a tapabiliyor. Sadece Tudor'a attırdığı gol ya da Gallas'ın önüne hesaplayıp bıraktığı topuk pası için değil. 42'de bir faulde düşerken attığı takla ve yeniden koşusuna devam ettiği için. Topu ayağıyla sevebildiği için. Futbol artık büyük yıldızlar yetiştirmiyor diyenler artık düşünerek konuşmalı.
Ve futbol... İkinci yarıda bu kez Hırvatistan bugünün futbolunu sergilemeye başlıyor. Fransa'nın asla ayak uyduramadığı bir tempoya, yüksek pas yüzdesine ulaşıyorlar. İngiltere karşısında da tempoyu yükseltemeyip rakibin yerleşmesine her defasında izin vermişlerdi. Bunun cezası sadece Zidane'la çıkılabilen akınlardı. Sadece onun bulabildiği deliklerden geçebildiler. Bu kez rakip tempo yapınca topu kesecek adamları vardı ama bulduklarını, kaptıklarını ileri yönlendirebilecek bir Deschamps'ları yoktu. Kimbilir belki Santini Makalele - Dacourt değişikliğini bunun için yapmıştı. Bir Serie A orta sahasının bu işi sert prese karşı daha iyi yapabileceğini düşünüyordu. Olmadı...
Oyun tam Hırvatistan'a dönmüş, sadece taraftarlar değil, gazeteciler bile yerlerinden kalkmış ve coşmuşken Fransa'yı şansının terk etmediği bir kez daha görüldü. Gerrard'dan sonra Tudor da bir geri pasla gol yarattı. Böylece heyecan treni durdu. Santini'nin çok kötü oynayan Wiltord'un yerine Pires'i oyuna alışı top tutabilen oyuncu sayısını artırınca Fransa yine tempoyu istediği seviyeye çekti.
Zidane'la ısınıp, dinlenip, Hırvatistan'ın temposu, golleri ve seyircisiyle uyandık. Ama yine Mavilerin şansıyla günü kapadık. İngiltere - İsviçre maçı mı? Boşverin...
mdemirkol@milliyet.com.tr
|
|
|

|