|
 |
|
|
Şehre bi artizz geldi
Teoman yeni albümündeki şarkıları ilk kez Hasankeyf konserinde söyledi: "Suç yok, suçlu yok / Hayat böyle / Anladım"
Bir çay bahçesindeyiz. Art arda dizilmiş masalarla uzatılmış upuzun bir masada oturuyoruz. Çevremizde üç halka halk bize bakıyor. Sadece bakıyorlar. Zira bu masada İstanbul'dan gelmiş gazeteciler ve en mühimi Tuborg sponsorluğunda güneydoğu turnesinde olan Teoman oturuyor.
Masadakiler kendi aralarında konuşuyorlar. Ve masanın çevresinde dikilip duranlar da kendi aralarında konuşuyorlar.
Şöyle diyeyim: Orada öylece otururken de, şimdi yazmaya çalışırken de, bu hali tarifte kelimeler kifayetsiz kaldı. Hakikaten tuhaf bir haldi. Bilmem, anlatabildim mi?
Bak, "denizkızı" Teoman
En iyisi şöyle anlatayım: Şehre panayır gelmiş gibiydi. Panayır da biz oluyoruz yani. Teoman da denizkızı. Hani "Vizontele Tuuba"da vardı ya. Kente bir panayır gelir, panayırda da bir denizkızı vardır, denizkızı Deniz Akkaya'dır vesaire... Teoman da işte bu çay bahçesinde seyre açılmış bir denizkızı.
Teoman kendini denizkızı gibi hissetmiş midir? Ne bileyim? Ama ben bile kendimi denizkızı gibi hissettim. Denizkızları gibi denizin ortasındaki kaya parçalarının üzerine oturmamız için ortam müsait değil belki ama Dicle Nehri'nin ortasındaki tahtlardan birine kurulmama bir mani yok. Oraya doğru yürürken ıslanmak dışında.
"Bu gece bizde kal kızım"
"Taht" dediğim, nehrin içinde kazıklar üstünde yükselen, tabanı halı kaplı platformlar efendim. Ve evet, ben tahta çıktım. Üstelik yürüyerek değil. Bileklerime kadar suyun içinde, gözlerim tahtın üzerinde, istekli ama daha ne kadar ıslanacağım diye de kararsız debelendiğimi gören restoran sahibi, sandalyelerden bir köprü kurdu. Bir sandalyeden diğerine hoplaya zıplaya ulaştım tahta.
Yandaki tahttaki aile, iki satır laftan sonra, beni hemen o akşam evlerine davet ettiler; yatıya. Grupla birlikte olduğumu söyleyince, ağırlayamadıkları için hakikaten çok üzüldüler. Yani o "bakan" insanlar, ah bir dile gelseler, tam da böyleler işte: Samimi!
"Evimiz işte şu mağaraydı"
Sonra restoran sahibi eskiden yaşadığı mağarayı gösterdi uzaktan. Kayanın tepesindeki mağaranın penceresine baktık birlikte. Tam da o pencereden kız kardeşi aşağıya düşüp ölmüş. Bunu anlattı.
Çok eski değil, 1980'e kadar Hasankeyf'te insanlar işte bu mağaralarda yaşıyorlarmış. Restoran sahibi annesinin yukarıya su taşıdığını da anlattı. Nasıl? Şu sıcak yaz gününde bile, sanki buzlanmış gibi, acayip kayıyor tepeye çıkan yoldaki taşlar. Karda kışta, gerçek buzda, nasıl su taşınır ta oraya?
İş başa düşünce, taşınıyormuş işte. Susuz yaşayamayacaklarına göre...
Ve Teoman'ın sesi geldi uzaktan. Konser başladı. Pek bir kentli, metropollü kişi Teoman "bir bar taburesi" üstünde "İstanbul'da sonbahar"ı överken falan, ne bileyim, insanın kafası karışıyor azıcık.
Öyle kopuk ki hikayeler, müzik bile onları birbirine bağlayamaz sanki.
Kayanın tepesindeki mağara-evine sırtında su taşıyan kadınlar, onların çocukları, torunları falan, şimdi Teoman'ın musluklarından şırıl şırıl sular akan banyosunda, küvette seviştikten sonra, spermlerinin ardından "milyonlarca doğmayacak çocuğum" diye ağıt yaktığı "Duş"u mu dinleyecekler?
Güzel bir gün, güzel konser
Tahtımdan inip konser alanına gidiyorum. Bir kısım sular altında, insanlar bileklerine kadar suyun içinde; diğer yerler çamur derya... Ama evet, dinliyorlar. Eski şarkılara hep bir ağızdan eşlik ediyor, yeni albümün parçalarını şıp diye ezber edip tekrarlıyorlar. Teoman susunca, onlar tamamlıyorlar. Bir Teoman konseri, her yerde nasıl oluyorsa, burada da üç aşağı beş yukarı aynı oluyor, benzer geçiyor.
Güzel bir gün. Teoman'ın yeni albümündeki "Güzel Bir Gün" gibi... Birlikte söylüyoruz işte: "Suç yok, suçlu yok / Hayat böyle / Anladım."
Dicle niye zikzaklı?
Efsane şöyle: Allah tarafından Danyal Peygamber'e bir vahiy gelir. Vahiyde "Elindeki asa ile suyun çıktığı mağaranın ağzından itibaren başlayarak bir çizgi çiz, su arkandan gelir. Ancak fakirlerin malına yetiştiğin zaman, güzergahını değiştir ki su onlara zarar vermesin" denir.
Böylece Danyal Peygamber elindeki asa ile Dicle Nehri'nin yolunu çizer. Önüne ne zaman bir yerleşim yeri çıkarsa, asasını başka bir yöne çevirir. Dicle'nin zikzaklar çizmesinin nedeni de işte budur.
Sonra ne oluyor? Biri çıkıp Hasankeyf'i su altında bırakacak bir baraj fikri atıyor ortaya. Bu baraj yapılır mı? Zor biraz. Yine de belli olmaz. Ama Dicle kıyısındaki restoranın sahibi "Yıllardır ha yapıldı ha yapılacak, yok yok yapılmayacak diye bizi oyalıyorlar. Buraya bir banka şubesi bile açılmıyor bu yüzden" diyor.
Hasankeyf'in koskoca bir tarihle birlikte sulara gömülmesi fikri tahammül edilemez tabii. Ama orada yaşayan insanlar için barajın yapılmasından bile daha kötü olan işte bu: Belirsizlik.
Güneydoğu'yu yol geçen hanı yapabilecek miyiz?
Yol geçen hanı deriz ya. Ayakaltı manasında, gelen geçenin uğradığı yerler için söylenir. Hasankeyf'te bir han var: Yol Geçen Hanı. Üstelik adını bu deyimden almıyor. Bilakis, bu deyimin ortaya çıkmasına neden olan işte bu hanın adı.
Teoman konseri münasebetiyle ben ilk kez Hasankeyf, Diyarbakır ve Mardin'i gördüm. Nasıl güzel yerler anlatamam. Yol geçen hanı yapılır yani, öyle sık gelinir.
Fakat bu bölgede yine saldırılar arttı. Ben de orada tanıştığım insanlara sordum: "Yine savaş çıkacak mı?"
"Eskisi gibi olmaz" dediler.
Olmaz inşallah.
tubaakyol@milliyet.com.tr
|
|
|

|