|
 |
|
|
Hoppala, 78 de geldi işte...
YILIN en uzun günü ve derken gün dönümü... 1927 yılının 22 Haziran Perşembe günü saat 23.30'da...
Eli yüzü buruşuk bir bebek ve çalışmaya başlayan gizli bir kum saati...
Karşı kıyı o kadar uzak ki, hiç görünmüyor.
Büyükler, büyükler, büyükler... Herkes büyük, herkes büyük, herkes büyük... Anne büyük, baba büyük, babaanne büyük... Öğretmenler, onlar da büyük... Çocuklar küçük...
Anne kızar:
- Ama şimdi çarpacağım bir tane...
Çarpar da, çünkü çocuk küçük...
Okulda da aynı tehdit:
- Ama şimdi çekeceğim kulağını...
Çeker de, çocuk küçük, küçücük çünkü...
***
Büyümek, ah bir büyümek... Yıllar uzun mu uzun, bir türlü bitmeyen okullar...
1936 yılı eylülünün son akşamında tanışmıştık ilk yalnızlıkla...
Baba, 8'ini henüz bitirmiş oğlunu, deniz kıyısındaki yatılı bir ilkokula getirmiş ve sonra da kayboluvermişti... Ertesi gün okullar açılıyordu. Çocuğu ertesi sabah Göztepe'den Ortaköy'deki okula getirmek için, hem çok erken kalkmak gerekiyordu; hem de gerek yollar, gerek okul tam bir ana baba günü olacaktı...
Çocuğu akşamdan okula götürüp bırakmak, daha "makul"dü, yani daha akıllıca...
***
Taşradan gelme birkaç küçük çocuk ve koskocaman bir kimsesizlik vardı, deniz kıyısı okulunun rıhtımında...
Çocuğun henüz bilmediği, uzun yıllarca da bilemeyeceği gizli bir kum saati çalışıyordu.
***
Her bebek, kendine özgü gizli bir kum saatiyle doğar... Derken efendim, gizli kum saati bir gün çıkıverir ortaya...
Vaktiyle çok uzaklarda olduğu için görünmeyen karşı kıyı da, görünmeye başlar...
Gitgide daha hızlı yaklaşılan karşı kıyı... Kum saatinin üst bölümü ha boşaldı, ha boşalacak...
Ve arkada bıraktığın kıyıya baktığında, ne kadar da yakınmış arka kıyı...
***
Ne tuhaf bir hayat gölü... Çok uzaklarda görünen karşı kıyıya yaklaştıkça; arkana baktığında, arka kıyı çok yakın...
Eskiden yıllar ömrünün 5'te biri, 10'da biri, 20'de biriyken; şimdi yıllar ömrünün 70'de biri, 75'te biri, 77'de biri...
Okul yılları gibi, çok uzun değil yıllar; artık yıllar çok kısa...
***
Sürekli şaşırtıcı, mucizevi çiçekler açan yakınım Şafak Barış, aklımın ucundan geçmeyen bir yaş günü armağanı yaptı bana...
1952 - 53 yıllarında henüz 25'indeyken Ankara'dan Akşam gazetesine haftada iki defa yazdığım, eğlenceli sohbet yazılarını; bir yıl boyunca arayıp tarayıp bulmuş, koleksiyonunu getirdi...
Ben o yazıları kaybetmiş ve nasıl olsa bulamayacağımı bildiğim için de; yarım yüzyılı aşkın bir süre önceki Ben'in yazılarını; hayıflanmalı bir dudak bükücülüğüyle, öksüz bir omuz silkmenin, çaresizliklerle derinleşmiş boş vericilik kuyusuna bırakmıştım.
***
Şafak'ın sürprizli armağanı... Kaybettiğim yazılar...
Babam henüz sağ, babaannem de, ciciannem de, dayım da... Ahmet 2 yaşında, Mehmet henüz doğmamış...
Gizli kum saati de henüz görünürlerde değil... Karşı kıyı çok uzak...
***
O yazılar nedeniyle bana telefon etmişti Refik Halit, tanışmak için...
O Refik Halit ki, okul yıllarında Türkçesine secde ettiğim kalemdi.
Ne kadar anıtsal görünürlerdi bana Reşat Nuri'ler, Yakup Kadri'ler, Falih Rıfkı'lar, Akagündüz'ler...
Onların da vaktiyle çocuk oldukları hiç aklıma gelmezdi. Şimdi ise onların kum saatlerinin boşaldığı yaşların, ötesindeyim artık... İnanılası değil vallahi...
***
Bizim pancar motoru, bir beyaz kağıt üstünde her sabah saat 8'e doğru başlıyor takırdamaya...
Ben "yazı"yı sevdim galiba... İsterdim kum saati de, bitiversin takırtılar içinde...
c.altan@prizma.net.tr
|
|
|

|