

Herkes düşünce ve ifade özgürlüğü hakkına sahiptir; bu hak serbestçe düşünme, hangi yoldan ve nereden olursa olsun bilgi ve görüş alma, araştırma ve yayma özgürlüğünü içerir. İnsan Hakları Evrensel bildirgesi |
|
|
|
|
 |
|
|
Haber, net anlatmalı
Okurlar, haberin olguları açıklamasını bekliyor. İngiltere'deki okulda acaba türban mı yasaklandı, özel bir kıyafet mi? AB Parlamentosu sandalye sayısı nasıl değişti? Araştırdık...
YAVUZ BAYDAR
Toplumsal açıdan çok karmaşık süreçler ve tartışmalar var. Başörtüsü ya da türban olarak bilinen mesele de bunlardan biri.
Bununla sadece Türkiye uğraşmıyor.
Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde de farklı görüşler çarpışıyor, davalar birbirini izliyor.
Son gelişmelerden biri, İngiltere'de oldu. Kıyafeti yüzünden okula gitmeyen Müslüman bir öğrencinin okul yönetimi aleyhine açtığı dava sonuçlandı.
Mahkeme, öğrenciyi değil, okulu haklı buldu.
Bu önemli haber, Milliyet'in 16 Haziran tarihli birinci sayfasına İngiltere mahkemesi: Okula türbanla girmek yasak başlığı altında yansıdı.
Haberin spotunda şu ifade vardı:
"İngiltere'de okula alınmayan 15 yaşındaki Shabina Begum, türban yasağını kaldırtmak için açtığı davayı kaybetti. Mahkeme tesettürün öğrenciler arası ayrıma yol açtığını savunan okul idaresini haklı buldu."
Haber iç sayfalarda da Tesettür davasını kaybetti başlığıyla sunulmuştu.
Bazı okurlar haberin yanıltıcı olduğunu, yanlış verildiğini öne sürdüler.
Emin Karakurt, "İngiltere'de türban okullarda yasak değil, olay kıyafetle ilgilidir" diye uyarıyor.
Kezban Bülbül ise Milliyet ve Radikal gazetelerinde aynı gün verilen haberler üzerinde bir kıyaslama yapıyor:
"Sizin habere göre Yüksek Mahkeme Begum'un tesettürlü olarak okula giremeyeceğine karar vermiş. Halbuki Radikal'deki haber, mahkemenin Begum'un okula çarşafla giremeyeceğine, pantalon ve tunikle derse devam edebileceğine hükmettiği şeklinde. Oradaki bazı ayrıntılar sizin haberinizde yok."
Her iki eleştiride haklı görüşler var.
Şimdi, doğru bilgileri gözden geçirelim:
Denbigh School öğrencilerinin yüzde 80'i Müslümanlardan oluşuyor. Okulda türban yasağı diye bir uygulama yok. Gerçekten de Begum'un pek çok arkadaşı okula türbanla gidip geliyor. Bu, mesele edilmemiş.
Dava süreci şöyle başladı: Begum, okula bir gün sadece el ve yüzünü açıkta bırakan, ayak bileklerine kadar inen "cilbab" ile geldi ve derse alınmadı. Okul yönetimi iki gerekçeyle bu kararı aldı: "Cilbab" sağlık sorunlarına yol açabilirdi ve asıl önemlisi, İslam kurallarına göre giyimin bu katı yorumu, öğrenciler arasında bölünmelere ve ayrımcılığa yol açabilirdi.
Okul yönetimi, türbana karşı çıkmadığı gibi, pantalon ve tunikten oluşan "şalvar kamiz" giyilerek derse girilmesine de izin veriyordu. Nitekim bu uygulama da okulun savunmasında vurgulandı. (İngiltere'de bazı okullar "cilbab" ile derse girilmesine izin vermekte; yani bu konu tartışmalı.)
Mahkeme de okulun bu kıyafet uygulamasının Müslüman öğrencilerin taleplerini karşıladığını, meşru olduğunu belirtti. Begum "cilbab" giymeden önce iki yıl derslere devam etmişti, okul yönetimi kendisine yardımcı olmaya çalışmış, ama ikna edememişti.
Mahkeme ayrıca, "cilbab" ile derse girilmesinin İngiltere okullarındaki laik temellerin dengesini bozabileceğini de belirtti.
Bu verilerin ışığından bakılınca eleştirilerdeki iki nokta önem kazanıyor:
1. Birinci sayfadaki Okula türbanla girmek yasak ifadesi gerçeği yansıtmıyor.
2. İç sayfadaki haber metninde Begum'un açtığı davanın tam olarak neyle ilgili olduğu anlaşılmıyor. Genel bir kavram olan "tesettür", hukuksal sürecin özünü yansıtmıyor, okuru bilgi anlamında tam olarak beslemiyor.
Çok sayıda okur 17 Haziran tarihli Milliyet'in orta sayfasında Konsere namaz molası başlıklı haberde yer alan bir ifadeye tepki gösteriyor.
Habere göre İKÖ zirvesine katılan delegeler ve eşleri Topkapı Sarayı bahçesindeki kapanış töreninde Tekfen Karadeniz Filarmoni Orkestrası konserini dinlerken, ezan okununca bahçede bir grup delege namaz kılmış, ardından yine konser devam etmişti. Bu arada kadın gazeteciler namazın kılındığı bahçeden uzaklaştırılmıştı.
Haber metninde şu yazılıydı:
"İstanbul'da gerçekleştirilen İKÖ zirvesi ardından Topkapı Sarayı bahçesinde dün akşam verilen kapanış resepsiyonunda trajikomik sahneler yaşandı."
Bu cümledeki "trajikomik" sözcüğüydü, şikâyetlere yol açan. Başvuru kaynakları "trajikomik" sözcüğünü şöyle tanımlıyor:
"Hem acıklı, hem de güldürücü özelliği olan.."
Tepkilerin büyük bölümü okurların dini duyarlılığını yansıtıyor. İlk cümledeki 'trajikomik' sözcüğü kullanmak yerine "ilginç" sözcüğü kullanılsaydı ya da sadece "klasik müzik arasında namaz kılındığı" bilgisi aktarmakla yetinilseydi belki ciddi bir tepki gelmeyecekti.
15 Haziran tarihli Milliyet'in Dış Haberler sayfasında Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinin sonuçları yarım sayfalık bir haber olarak aktarıldı.
Haberin yanında AP'nin eski ve yeni sandalye dağılımı da grafik olarak yer aldı. Aldı ama, bazı okurların bu grafik yüzünden kafası karıştı.
Yaşar Ertek yazıyor:
"Haberde gösterilen parlamenter dağılımı grafiğinde sayısal bir hata olduğu kanaatindeyim. Grafiklerde seçimden önce sandalye sayısı toplamı 786 olarak sunulurken, seçimden sonraki durumu gösteren grafikte sandalye toplamı 732 olarak görünmekte. Halbuki haberin içindeki bir cümleden, aslında 626 olan sandalye sayısının genişlemeden sonra 732'ye çıkarıldığı yazılmış. Yani 106 sandalye artmış."
"Dolayısıyla ilk grafikte 160 koltuk fazlalık var. Bu durumda ikinci grafik, bütün partilerin sandalye sayısını azalmış olarak gösteriyor. 'Diğer" başlığı altında 44'ten 67'ye çıkmış görünen sandalye sayısı da meseleye aritmetik bir doğruluk getirmiyor."
Ertek'in sorusu:
"Bu haberde rakamlar mı yanlış, yoksa bu rakamlara göre yapılıp yapılmadığını da merak ettiğim analiz haberiniz mi?"
Meselenin aslını Türkiye AB Daimi Temsilciliği, AP'den Sorumlu Başkatip Cem Kahyaoğlu açıklıyor:
"AP'de sandalye sayısı 50 gün önce 626 idi. 10 yeni ülkeyle 1 Mayıs 2004 tarihi itibariyle genişleme fiilen gerçekleşip bu ülkeler AB kurumlarına tam entegre olunca, AP seçim takviminden ötürü bir sıkıntı doğdu: 10 ülke diğer kurumlarda görev alır hale gelmiş, ama AP seçimleri henüz yapılmadığından, AP'de sadece gözlemci sıfatıyla oturur hale gelmişlerdi. AP bunun üzerine bir iç düzenleme yaptı, 1 Mayıs ile seçimlerin yapıldığı 10 Haziran tarihleri arasında 10 yeni ülkeden 162 parlamenteri (626'ya ek olarak) bünyesine ekledi. Sayı böylelikle 788 oldu. Kişisel nedenlerle iki sandalye boş kaldı. Seçimler sonrasında ise, 25 üyeli AP'de toplam sandalye sayısı Aralık 2000 Nice Zirvesi Belgesi uyarınca yeniden düzenlenerek 732 oldu. Şu anda 10 yeni ülkeden 162, 15 eski ülkeden ise - 626 yerine - 570 üye var."
Sonuç: Grafiklerde bir sorun yok. Ama yukarıdaki bilgiler haberde kısa da olsa yer almadığı için okurlarda bir zihin kargaşası yarattı. Aslında seçimler öncesini yansıtan 786'lı grafiği - geçici bir dönemi gösterdiği için - seçim sonrasını gösteren grafikle karşılaştırılması doğru değildi, dolayısıyla tek seçim sonrası dağılım grafiği sayfada sunulsaydı sorun kalmayacaktı.
Ece Yener bir haber - röportajın başlığından yansıtılan Türkiye'nin en büyük teleskopu Nahum Gözlemevi'nde ifadesine eleştiri getiriyor.
Haberin spotunda Türkiye'nin en büyük gözlemevinin Yüzyıl Işıl Okulları'nda açıldığı kaydediliyor. Haberin içindeki bir kutudaki bilgilerden, söz konusu teleskopun 35 cm çaplı, yarı profesyonel ve üstün optik sistemli olduğunu öğreniyoruz.
Yener'e göre burada "büyük bir bilgi hatası" var.
Nedenini şöyle açıklıyor:
"Türkiye'nin en büyük teleskopuna TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi sahiptir. Oradaki teleskop 150 cm çaplıdır. Ege Üniversitesi'nin Kurudağ'daki gözlem evinde 40 cm ayna çaplı teleskop bulunduğunu da biliyorum. Haberlerinizde daha titiz ve araştırmacı olmanızı diliyorum.
Mehmet Emin Günsür de aynı fikirde.
"Birçok kurumda daha büyük çaplı teleskoplar bulunmakta. Aslında 'Ortaöğrenim kurumlarındaki en büyük teleskop' ifadesi daha doğru olurdu" diye yazmış.
Eleştiriler doğru. Aslında anılan yer, haberin bir yerinde belirtildiği gibi, "özel sektörün en büyük gözlemevi". Ama "en" tamlamasının sınırları bununla sınırla.
Çünkü, teleskop "Türkiye'nin en büyüğü" değil.
Yener'in de belirttiği gibi, TÜBİTAK'ın Antalya Saklıkent yakınlarında, Bakırtepe'de 2500 m yükseklikte bulunan gözlemevindeki teleskop, 150 cm çapıyla, Türkiye'deki en büyük teleskop. Kurumun elinde ayrıca iki tane 40 cm çapında teleskop da var.
Bunlara Ege Üniversitesi'ndeki 40 cm çaplı teleskopu da ekleyince, röportaja konu olan teleskopun sıralamadaki yeri altlara düşüyor.
Defalarca yazdım, yine tekrarlıyorum:
Bir editörün antenlerini en çok açtırması gereken yazım biçimi, içinde "en", "ilk" gibi nitelemeler bulunan ifadelerdir. Ne kadar kendinizi emin sayarsanız sayın, tecrübeyle sabit ki, bunlar sık sık gazetenin hataya düşmesine neden olurlar.
"En" ve "ilk" gibi nitelemelerin sayfa baskıya verilmeden önce mutlaka iyice sorgulanması gerekir.
|
|
|

|
|