Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 27 Haziran 2004 / Pazar  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Business      Otomobil      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik
"Füzyon müzik yapan" Özcan Deniz:
"Artık çıtayı yükseltmeye hakkım var"

"Büyüyorum ve değişiyorum" diyen Özcan Deniz yeni albümü "Ses ve Ayrılık"ı füzyon olarak tanımlıyor. Oyunculuğu ile ilgili olarak da "Artık diziden sıkıldım. Birkaç tane daha çekip bırakacağım" diyor

YİĞİT KARAAHMET

Once bir soru; Bir Özcan Deniz röportajında kaç fotoğraf makinesi bozulabilir? Bizimkinde dört makine gitti de.
Her şey Deniz'le yeni albümü "Ses ve Ayrılık" üzerine konuşmak için Seyrantepe'deki stüdyoya gitmemizle başladı. Burada hem şarkıları canlı canlı dinleyecektik hem de arkada sazlarla, vokallerle fotoğrafları çekecektik. Şahane bir görüntü yani. Ama olmadı. Çünkü benim makinem "delirip" fotoğrafların çoğunu flu çekti. Özcan Deniz bize poz verdi, kıpırdamadı, orkestrayı durdurdu, çekime yardım etti. Yok, mümkün değil. Neyse ki ertesi gün için tekrar randevu koparabildik.
Ertesi gün oldu. Bu sefer de önce foto muhabirimizin makinesi bozuldu. Hemen gazeteden ikinci bir makine getirtik. Makine geldi. Evet, o da bozuldu. Ben çantamdan kendi fotoğraf makinemi çıkardım. Onun da şarjı bitti. Aslında Özcan Deniz'in arabasında bir makine varmış ama vermedi, "Siz şimdi bozarsınız!" dedi.
Fotoğraf çekimi zorlu, röportaj kalabalık geçti. Çünkü prova yapmak için röportajın bitmesini beklemekten sıkılan saz ekibi de bizimle oturdu. Böylece 20 kişi ile birlikte yaptığımız söyleşide Özcan Deniz yeni albümü "Ses ve Ayrılık"la birlikte, kendi ayrılık hikayelerini, eski hatalarını ve yeni projelerini anlattı.

Ben sizi hiç boş vaktinizde yakalayamayacağım galiba. Bundan önceki, "Asmalı Konak" dönemindeki röportajımızda da sürekli böyle oradan oraya koşuşturuyordunuz.
Aman, böyle olsun, boşver. Koşuşturalım daha iyi. Her şey peş peşe geldi. İşlerin aralarına da duraklamalar almadım bu sene. Üç senedir falan bu böyle.

Tatil de yok yani.
Hak getire, ne tatili? Nerenin kazası o?

"Bu saatten sonra kimse bana yorumculuğu öğretemez"
Bir önceki albümünüzden beri ne kadar zaman geçti?
İki seneden fazla. Bu arada üç tane film çektim. O yoğunlukta bir de albüm hazırlayamazdım. Bu albümün sadece stüdyo çalışması bile dokuz ay sürdü. Bu zamana kadarki stüdyo çalışmalarım içinde en uzun olanı. Üstüne üstlük Arkeoloji Müzesi'nde yeni şarkılarımla verdiğim konserin kayıtlarını dinledikten sonra yaptıklarımızı beğenmedim. Tekrar stüdyoya girdik.

Şimdi içinize sindi mi?
Tabii tabii. Sinmese hayatta çıkarmazdım.

Bu albümünüzün diğer albümlerinizden farkı ne sizce?
İlk defa yapımcı baskısı altında olmadan albüm yaptım. Çünkü yapımcılar para yatırdıkları albüme müdahale ederler. Piyasa kriterlerine göre bir albüm beklerler. Bu anlayış amatörler için uygundur. Ben 14 senemi verdim bu işe. Yanımda birini eğitirim artık. Aslında ben son birkaç albümdür kendi borumu öttürüyorum. Değişik şeyler yaptım ve bu bir risktir. Ama artık risk almaya, yeni şeyler yapmaya, çıtayı yükseltmeye hakkım olduğunu düşünüyorum. Böyle bir kredim var.

Nerden edindiniz bu krediyi?
Background'umdan dolayı. Birikimim var. 10 yıl öncesinde zaten istemediğim çok şey yaptım. Artık parayı pulu düşünmüyorum. Ciddi bir yol aldım birkaç yıl içinde. Bu yolculuğu müzikal kariyerimle de desteklemek istiyorum.

Albümden önce dedikodular çıktı. Güya Nazan Öncel, şarkısını okuma biçiminizi beğenmemiş ve stüdyoda sürekli size müdahale ettiği için kavga etmişsiniz.
Yok öyle bir şey. Saçmalık. Bir kere ben yorumcuyum. Bana kimse yorumculuğu öğretmez bu saatten sonra. Bana biri bir şey verir, ben onu okurum. Bazı besteciler okuyuşundan emin olmadıkları insanlara beste verdiklerinde giderler stüdyoya. Ama bu benim için geçerli değil. Nazan da zaten söyleyebileceğine inandığı insana şarkı verir. Sadece sözlerin ağzıma oturup oturmadığına bakmak için bir ön okuma yaptık sadece.

Tam da "ağza oturmak"tan bahsederken... "Canım" şarkısının nakaratında "Öldürcen mi, yapıcan mı" diyorsunuz. Bu "Kırıcan mı belimi?"den sonra yeni moda oldu galiba. Bu tarz şarkı söylemek sizin ağzınıza ne kadar oturuyor?
Türk Sanat Müziği gibi yüksek sanatlarda bile toplumun her kesiminden beslenirsiniz. Bu bir şarkı. Ve orada böyle konuşmak icap ediyor. Sinirli bir ifade lazım orada. Edebiyat kitabı değil bu. Halk dilinde de kullanılıyor bu tarz.

Bundan önceki albümünüz ne kadar sattı? Bildiğim kadarıyla fazla tutmadı.
600 bin sattı. Tutmadı değil. Sadece çok popüler bir iş yapıyorduk ve onun altında ezildi, o kadar. Her pazartesi gündeme oturan ve en az yüzde 30 reyting alan bir dizi yapıyorduk. Onun altından o albümü yukarılara çıkarmak için de hiç uğraşmadım. Bir klip çekip bıraktım zaten.

Peki, 600 bin, Özcan Deniz albümleri satışları için iyi bir rakam mıdır?
Hayır. Ama tutmadı da denilemez.
Şu an bile ortalığı kasıp kavuran albümlere bakarsanız o tiraja ulaşmış değiller.

"Sezen'in de Tarkan'ın da müziğine isim veremezsiniz"
Sizin klasik dinleyicileriniz sizden eskisi gibi bir albüm istiyor olabilir mi?
O "Hadi Hadi Meleğim" dönemindekiler gibi arabesk falan.
Ben de her şeyle birlikte değişiyorum. Zaman geçiyor, buna ayak uyduruyorum. Bir de büyüyorum, artık 32 yaşındayım. Anlayışlarım değişiyor. Aslında ilk üç albümde de piyasadakilere göre farklılıklar vardı. "Meleğim" zamanında herkes darbukalarla, teflerle şarkı söylerken biz "club şarkısı" yaptık. Unkapanı'nda beni dövüyorlardı, "Ulan, kendini doğmadan öldüreceksin" diye.

Eskisi gibi değilseniz artık, sizin tarzınız şimdi ne peki?
Şu anda sadece benim değil kimsenin tarzına bir isim konamaz. Çünkü herkes değişiyor. Sezen Aksu'nun yaptığı müziğe de, Tarkan'ınkine de bir isim veremezsiniz. Pop diyemezsin, arabesk motifleri var içinde. Rock müzik de arabeskin başka bir tarafı mesela. Nil Karaibrahimgil'in müziğinin üstüne Müslüm Baba'yı koyarsan Müslüm Gürses'in tarzının aynı olur. Ama Nil okuyunca başka bir lezzette oluyor. İnsanlar o albüme ne diyeceklerini bilemiyorlar. Yuvarlama isimlerle, pop diye geçiriyorlar. Ama bence pop değil o albümler. Çünkü pop hafif bir şey. Hemen tüketiliyor. Patlamış mısır gibi.

"Seymen Ağa'yı da bu şarkıları da ortaya ben çıkardım"
Peki arabesk de tüketilen bir şey değil midir? O şarkılardan da bir sürü yapıldı ama çok azı hatırlanıyor şimdi.
Doğru. Artık arabesk denen şey de kalmadı. Orhan Abi'nin albümünü dinliyorum. O bile klasik arabesk tarzını Batı müziğiyle beslemiş. Yani bu bana mahsus bir şey değil. Dünyada böyle. Benim albümümü en iyi ifade eden şey füzyon kesinlikle.

Eskisi gibi ağır arabesk albüm yapılsa satmaz mı şimdi?
Satar tabii. Ucuzunu yapan çok olduğundan itilen kakılan bir müzik oldu. Fakirlik ve delikanlılık edebiyatı çok yapıldı. O yüzden biraz itici geliyor. Ama Müslüm Gürses ve Orhan Gencebay arabeskine şapka çıkarmak lazım.

Peki sizin en sevdiğiniz arabesk şarkı hangisi?
Orhan Gencebay'dan "Dil Yarası".

Oyunculuğunuz çok ön plana çıktı. Şarkıcılığınızın onun gerisinde kaldığını, biraz üvey evlat muamelesi gördüğünü düşünüyor musunuz?
14 yıllık bir müzikal geçmişin ardından birkaç yıldır oyunculuk kariyerim var. Seymen Ağa sendromu bitmedi mi artık? Geçti gitti. O kişileri de, şarkıları da ortaya ben çıkardım. İkisi de benim ama tabii müzik benim için öncelikli. Ayrıca artık sıkıldım dizi yapmaktan. Birkaç tane daha yapıp bırakmak istiyorum.

"İmajımla oynama derdim yok, zaten Michael Jackson da Madonna da hep aynıdır"

İmajınızı değiştirdiğiniz söyleniyor da ortada bir şey yok. Çizgi bir sakal bırakmışsınız sadece.
İyi ki bir sakal bıraktım kardeşim. Ne imaj değiştirmesi?

İmajla uğraşmak gibi bir derdimiz yok galiba.
Hiç öyle bir derdim yok. Tam tersine hep aynı kalmayı severim. Jean Reno mesela... Bildim bileli aynı ama 50 tane kılıkta izliyoruz. Michael Jackson'ın kaç kere bıyık bıraktığını gördünüz. Ebediyete kadar aynıdır. Madonna hep aynıdır. Sting, İbrahim Tatlıses hep aynıdır. Ama hiç sıkılmazsınız onlardan.

Bu arada sanki biraz kilo almış gibisiniz?
Tebrik ederim, "Kilo aldın" diyen tek kişisin. Geçen ay 74 kiloydum. "Abi iskelete dönmüşsün" diye üstüme geldiler. Bunalıma girdim. Kilo alayım dedim. Şimdi de kilo aldım. Bunun arası yok herhalde. Ben şu anki halimle çok iyi hissediyorum kendimi.

Kollarınızdan belli, spor yapıyorsunuz galiba. Bu tempoda nasıl zaman ayırıyorsunuz spora peki.
Kısa kısa boşluklar oluyor ya, o zamanlarda ben hep spor yaparım. Mesela asansöre binmem, merdivenleri kullanırım. Evin içinde de koşu bandım, ağırlıklarım var, onlarla çalışıyorum. Turneye gittiğimde de sabahları odada mekik, şınav çekerim. Yoksa hantallaşırım. Ayrıca her akşam sahnede iki saat performans sergiliyorum.

Diyet yapıyor musunuz peki?
Her zaman. Diyet hep var artık hayatımda. O kepek ekmeğini hep yiyeceksiniz, o da günde dört dilimi kesinlikle geçmeyecek.

Yanına da kibrit kutusu kadar beyaz peynir mi?
Onlardan kurtuldum artık. Yağdan uzak duruyorum. Tatlıdan da... Tatlı ihtiyacımı meyveyle gideriyorum. Bol bol su içeceksin, hareket edeceksin. Bunlar hayatımın bir parçası oldu artık.

"Ezel beni yanlış anladı, filmi komedi yaptı"

"Neredesin Firuze" projesinden ilk bahsedildiğinde şöhret olmak isteyen birinin acı hikayesiyle karşılaşacağımızı sanmıştım. Yani bir dramla. Ama ortaya bir komedi filmi çıktı.
Doğru. Absürd bir komedi oldu o. Aslında filmi izlediğinizde çok acı şeyler var. Ben kendi adıma konuşayım; o olayları yaşarken çok da keyif almadım. Ama izlerken gülüyorum şimdi.

İsteseydiniz dram da olabilirdi yani?
Tabii. Ezel Akay beni yanlış anladı, filmi komedi yaptı.

Çok konuşulan iki film yaptınız biri "Asmalı Konak". Her şeyin ardından film için ne düşünüyorsunuz? İçinize sindi mi?
Bıçak sırtı bir projeydi. O kadar çok yazıldı ki; herkeste filmle ilgili bir fikir vardı. Ben oyunculuğum anlamında elimden geleni yaptım. Filmin içinde reji anlamında hatalar var. Bunu da kabullenmek lazım.

"Üç tane film projem var. Birinin hikayesi bana ait"
Ya "Neredesin Firuze"...
O içime sindi. Ama o da çok uzun bir film oldu. Daha derli toplu olsaydı çok iyi bir film olacaktı. Yine de seyirci eğlendi.

Başka sinema projeleri var mı?
Değerlendirdiğim üç film var. Biri Sinan Çetin ve Ali Poyrazoğlu projesi. Diğeri Tunç Okan'ın İtalya'da çekeceği bir film. Diğeri de benim kendi projem.

Yine kendi hikayeniz mi? O neyi anlatıyor? Bu sefer de Unkapanı sonrasını mı yazacaksınız?
Yok, hiç bilinmeyen dönemimi. En öncesini anlatıyor.

Doğumunuzu yani?
(Kahkahalar) Hayır, ana rahmini. Ceninken başımdan geçenleri anlatıyorum. Orada yaşadığım bir şey vardı, hiç unutamıyorum. Çok sulu bir hikaye. Şaka bir yana, bu seferki benim hayatım olmayacak. Bana ilham veren bir şeyi anlatıyor. Ama komedi değil.

"Ayrılık acılarımı şarkı yapıp onlardan para kazanıyorum"

Albümünüzün adı neden "Ses ve Ayrılık"?
Çünkü albümün bütün şarkıları ayrılık üzerine. Albümün en neşeli şarkısında bile ciddi bir ayrılık anlatılıyor çünkü.

Siz hiç böyle ağır ayrılık acısı yaşadınız mı?
Ne diyorsun? Var mı yaşamayan? Tabii ki yaşadım.

Nasıl olursunuz ayrılınca?
Psikopatın teki olurum, öldürürüm adamı. (Gülüyor)

"Ayrılığın ardından ilk bir ay hiçbir şey anlamam, sonradan kor bana"
Şöyle bir şey düşünün: Çok sevdiğiniz birisi tarafından gece terk edildiniz. Ertesi sabah uyandığınızda, o ilk gününüzde ne hissedersiniz?
İlk bir ay hiçbir şey anlamam. Tınlamam. Sonra kor bana. (Şarkıya başlıyor "Sonradan kooor...")

O bir ay nasıl geçiyor peki?
Ben yoğun bir tempo içinde çalıştığım için ilk bir ay çok fazla depresyon yaşamıyorum. Kafamı işime veriyorum. Dizi, albüm, konserler... Her gün başka bir şehirdeyim, başka konserdeyim. O heyecan, öyle bir ayrılık yaşadığını unutturuyor. Elinde telefonla da dolaşamıyorsun çünkü telefonun asistanlarında oluyor. Gelen mesajları okuyamıyorsun...

Ta ki...
Ta ki işler biraz hafifleyip evime döndüğümde, koltuğuma oturduğumda, kendimle baş başa kaldığımda, onun eşyalarını evde gördüğümde dank ediyor. Benim için aşk her şeyi paylaşmak üzerine kurulu. Bir şeyi paylaşmak istediğinde ve paylaşacak kimseyi bulamadığında, onu aramak istediğinde ama ayrı olduğunuz için aramaman gerektiğini anladığında, telefon elinde kaldığında başlıyor ayrılık acısı. "Ana, ne oluyor?" diyorum.

O acıyı nasıl yok ediyorsunuz?
Şarkılar yazıyorum, paralar kazanıyorum.

Ne kadar zamanda toplarsınız kendinizi?
Bir senemi alır.

Hiç bu dediklerinizi yaşayacak kadar çok aşık oldunuz mu?
Çok aşık olmak ne demek bilmiyorum. Çünkü aşkın ölçüsü yok. Çok aşık olduğunuzu zannediyorsunuz, başkası çıkıyor karşınıza, ona daha da çok aşık oluyorsunuz. Sonra başkası çıkıyor, "İşte buymuş" diyorsunuz ve ona daha da fazla aşık oluyorsunuz.

Pardon ama bu biraz ayran gönüllülük.
Yok, değil. Tavanı yok aşkın. Ucu açık. Hissedebileceğin kadar gidiyorsun. Yanabildiğin kadar yanıyorsun. Aşkından kendini öldürenler de, hiç umursamayanlar da var. Ama ikisi de acı çekiyor.

Ama bence birine gerçekten aşık olursanız başka hiç kimseye aynı şeyi hissedemezsiniz. Siz hiç gerçekten aşık olmamışsınız galiba.
(Uzun süre düşünüyor) Öyle diyelim, öyle olsun.

PAZAR
"Artık çıtayı yükseltmeye hakkım var"
"Seçmen daha yakışıklı milletvekili istemez mi?"
Eğlence adası buzADA
Türkiye'nin diğer Elvan'ları...
"24 saat boyunca köşe yazısını düşünüyorum"
Daniel Colagrossi'nin "sırlı mürekkebi"
60 genç avukat protestocuların haklarını korumak için görevde
Şehir içinde de güneş kremi kullanmak gerekiyor
Kuşbakışı İstanbul
"Oda sıcaklığı" zulmü bitmeli...
40 sene takip ettiler
Heyecanın yarı finali Bolu'da
Nederlands Dans Theater, İstanbul'da
Savunma obezi NATO
Safranbolu'da kebap Bartın'da pide
Nurhan Atasoy
Ne kadar savaş, o kadar barış
Tuhaf zamanlara bakan kitap
On iki milyon satan Türk romanı





Ahmet Turhan Altıner
Ali Rıza Kardüz
İlber Ortaylı
Tuba Akyol
Ülkü Tamer
Yalvaç Ural
© 2004 Milliyet