Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 29 Haziran 2004 / Salı  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Business      Otomobil      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik
Yeni bir model


Kupadaki ilk boş günümüz. Övünmek gibi olmasın, turnuvada her gün maç seyrederek tüm gazeteciler içinde en azından ilk beşe girdiğimden, kendimi boşlukta hissediyorum şimdi. Bu boşluk, öyle yan gelip yatmak anlamına gelmiyor tabii. 6. kez 300 km'lik yola Porto'dan Lizbon'a, evime dönmeliyim. Ama dönmeden önce yazımı da yazmalıyım. En çok tartışılan konuya girmek niyetindeyim. Büyüklerin erken vedasına.
İtalya, İspanya, İngiltere, Almanya, Fransa'nın çok erken kopuşu üzerine bir dolu yorum yapılabilir. Büyük futbol ülkeleri, dünyanın en gözde ligleri, oyuncu fabrikaları erken veda etti. İsimlerine ve turnuva tecrübelerine göre ilk beş favori bir anda dışarıda kaldı. Bunun etkisi her şeyden evvel ekonomik olarak kötü olacak. Dün de kısaca değinmiştim. Geçen hafta Şenes Erzik'le yaptığımız kısa görüşmede, bu turnuvanın hem futbol kalitesi hem de ekonomik olarak büyük bir başarıya koştuğunu vurgulamıştı. Kolay değil, İngiltere'de Hırvatistan maçını tam 31 milyon kişi televizyondan izlemiş. Neredeyse ülkenin beşte üçü. Artık onlar yok.

Neden seyretsinler
Televizyon yayın hakkı için en fazla para ödeyen İngiltere'yle birlikte 5 dev ekonomik güç yok. Şöyle düşünmeli, dünyayı ekonomik ve politik olarak yöneten G8'lerden ABD, Kanada ve Japonya hem kıta hem de futbol dünyasının dışında. Geri kalan 5 ülke İtalya, İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya turnuvada ikinci tur/çeyrek finalden öteye gidemedi. Bu ekonomik gücün Portekiz'den çekilmesi demek. Forma satışları düştü. Oteller, barlar boşaldı. Seyirci yok. Erzik, bu durumun UEFA'nın gelirlerini ancak binde bir oranında etkilediğini söylüyor. Ama yayın haklarını alan televizyonlar kan ağlıyor. Dünya Kupası'nda Türkiye - Brezilya yarı final maçı öncesi BBC Radyo muhabiri bana yayında şu soruyu sormuştu: "İngilizlerin bu maçı seyretmesi için bize bir neden söyleyebilir misiniz?", "Futbolu seviyorsanız seyredin" demiştim. Anlamamıştım soruyu. Biz her şeyi seyrederdik çünkü. Şimdi anlıyorum. Bu turnuvalarda olmaya alışınca, yokluğunuz ilginizi köreltiyor.

Peki neden?
Bu dev futbol ülkeleri neden elendi? Türlü fikirler var. Mesela futbolcu ihracatçılarının ithalatçılarına oranla daha başarılı olduğu söylenebilir. Evet, Portekiz ve Yunanistan aslında ithalatçı ama oyun kalitesi açısından Danimarka ve Çek Cumhuriyeti gibi ihracatçılar çok daha başarılı. Santini'ye göre sezon boyunca 50 maçın üzerine çıkan oyunculardan kurulu büyük takımlar yorgun oluyor. Bir açıdan doğru ama Portekizli ve Çek oyuncular da yüksek maç sayısıyla buraya geldi. Bence bir temel sebep daha var. Bu yönüyle bugüne kadar gündeme geldi mi bilmiyorum ama teknik direktörler de takım performansında temel etken. Büyük takımların, maç tecrübesi yüksek oyuncularının başına getirilen hocalar çalıştıkları dönem boyunca oyuncularının maç trafiğinde çok uzak bir 'izleyici' rolüne giriyorlar. Maçın, kulübenin sıcaklığından, stresinden uzak aylar geçiriyorlar. Bunun maç tecrübesini, ani kararlar verme kapasitesini ve kısa yollar bulma tecrübesini törpülediği kanısındayım. Seyrettiğim onca maç boyunca, çok az ani ve keskin müdahaleler, oyunun kaderini değiştirecek hamleler görebildim. İki seneyi maksimum 6 maç hedefiyle ve en çok 14 resmi maç tecrübesiyle geçiren hocalarda bu eksik göze çarpıyor. Ömrü kısa bir kariyer, kısa bir zafer yolu için risksiz, ince zekadan yoksun bir takım direksiyonu görülüyor. Bu Fransa'nın Monaco ya da Arsenal'den, Portekiz'in Porto'dan, İngiltere'nin Chelsea ya da M. United'dan, Almanya'nın Bremen'den daha atıl oluşunun sebeplerinden biri. Bilmiyorum, belki milli takım hocalığı denen şey kaldırılmalı. Ülkenin en iyi oyuncularını oluşturduğu karmayı, ülkenin en iyi, ya da daha kolayı bir önceki sezonun şampiyon hocası çalıştırmalı, bir yan iş olarak. Kendi takımının ve rakipleri oyuncularını saha seviyesinde izleyen, onlarla birlikte ya da onlara karşı mücadele eden biri, onların en iyisi takımın başında olmalı.
Tabii Scolari ve özellikle Brückner bu modeli yanlışlıyor. Ama bu iki adamın müthiş birer pragmatist olduklarını unutmalı. Onlar farklı futbol zekalarına sahip insanlar. Yeri gelmişken dünkü yazıdaki bir yanlışımı da düzelteyim. Sigma'nın Fenerbahçe'yi 7-1 yendiği sezon 89/90 değil, 92/93'tü. Ama Brückner yine takımın başındaydı. 80'inci dakikada yazı yetiştirme telaşından yanlış hatırlamışım. Ya da hepimizin unutmak istediğimiz bir maç olduğundan. Futbolla kalın.

mdemirkol@milliyet.com.tr






SPOR
Sand müjdesi
Hesaplar karıştı
TAMAMEN DUYGUSAL!
'Ya hep, ya hiç!'
İsyan zor bastırıldı
Açık ara şampiyonuz
Babacığım senin için
Madalya avcısı Kızılsu
'Taşçı efsanesi benimle bitti'
Sprem sürprizi
Haber turu...
Gelsin gitsin oyunu
Yeni bir model
At yarışları
Darüşşafaka da ULEB Cup'ta
'Memo'yu bırakmayız'
Eczacı - Işıl omuz omuza





 PUAN DURUMU
 FİKSTÜR


Fevzi AKSOY
Gelsin gitsin oyunu
Spor yazarları nedense içinde kritik olan yaz...
Mehmet DEMİRKOL
Yeni bir model
Kupadaki ilk boş günümüz. Övünmek gibi olması...



 Dünya Kupası 2002
 İstatisliklerle lig
 Euro 2000
 Sidney 2000
 Dünya Kupası 98
© 2004 Milliyet