Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 01 Temmuz 2004 / Perşembe  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Business      Otomobil      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik
İnşallah yoldan sapılmaz!


NATO'nun İstanbul Zirvesi'ni izlerken Türkiye'nin dış politikada olumlu yönde değişmeye başlayan üslup ve tutumunu düşündüm.
Bu önemli bir değişim.
Türkiye'nin kendi evinin içini reformlarla derleyip toplamaya başlamasının da bir ürünü olan bu değişim, yalnız içeride değil dışarıda da ülkenin önünü açacak, ufkunu genişletecektir.
Geçmişte kulağa hoş gelen sloganlar atılmıştı. Örneğin bunlardan biri Adriyatik'ten Çin Seddi'ne idi. Türkiye'nin hem Doğu'da hem Batı'daki yerinden, modelliğinden, köprülüğünden de çok söz edilmişti.
Ama çoğu lafta kaldı bunların.
Fazla iz bırakmadılar.
Çünkü, Türkiye siyasal ve ekonomik düzeninde yapısal reformları sürekli geciktirdiği için yakasını kısır döngülerden kurtaramadı. Demokratik hukuk devleti çıtasını yükseltemeyen, enflasyonu yenecek köklü önlemleri alamayan, Kıbrıs ve Kürt sorunlarında yürekli davranamayan güçsüz hükümetler döneminde Türkiye birtakım ezberlerinden maalesef kurtulamadı.
Bu yüzden dış politikada Türkiye uzun yıllar negatif bir gündemle yol almaya çalıştı. Sorunları çözmekten çok, biriktiren, hatta bazen problem yaratan bir tutumu benimsedi. Gün geldi, 1970'lerdeki Başbakan Ecevit döneminde olduğu gibi Amerika'ya kızdı, duvarın öbür tarafına atlama edebiyatı yaptı. Yani blok değiştirmekten dem vurdu.
AB'ye kızdı, ilişkileri dondurdu.
Kıbrıs'ta hep neyi istemediğini söyledi. Pozitif bir tutumla inisiyatif alıp çözüm isteyen taraf olarak diplomasi sahnesine uzun zaman çıkamadı. Böyle bir yaratıcılıktan korktu.
Dış ilişkilerde savunma refleksleri ile hareket etti. Uluslararası platformlarda demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları deyince sürekli savunmada kaldı. Bu alanlarda Türkiye'deki olumsuz örnekleri her seferinde gerekçelemeye çalıştı.
Ama inandırıcı olamadı.
Soğuk Savaş döneminin bitişiyle birlikte daha beter sıkışmaya başladı. 'Demokrasi korkusu'nun damgasını vurduğu kambur bir yandan, enflasyonu yenemeyen iradesizlik öbür yandan, istemezükçü bir üslubun usandırıcı çengelinde Türkiye'yi kısırlık kapanında tuttu.
Demokrasiden korktu iktidarlar.
Soğuk Savaş'taki bahaneleri, Türkiye'nin komünist olmasıydı. Sonra Türkiye'yi böler dediler. Din devletine yol açar dediler.
İktidarlar böyle düşündükleri için de gün geldi ABD'ye, AB'ye düşman muamelesi yapıldı. Bir türlü karar veremedik, ABD yarım yüzyıllık bir dost ve müttefik miydi, yoksa hasım mı? AB, ortaklık ilişkisi içinde olduğumuz ve demokrasi, hukuk devleti ve pazar ekonomisi gibi aynı değerleri paylaştığımız bir topluluk mu, yoksa Türkiye'yi bölecek bir organizasyon muydu?
Atatürk, çağdaş uygarlığı hedef olarak koymuştu Türkiye'nin önüne. Çağdaş uygarlık herhalde Batı idi; Batı'yı Batı yapan ve bizim de paylaştığımız değerlerdi. Batı deyince de bunun içinde Amerikası'yla Avrupa'sı yok muydu?
O zaman?..
Evet, aramızda sorunlar olacaktı. Çıkarlarımız her zaman örtüşmeyecek, çelişebilecekti. Ama sorunlar, karşımızdakini bir dost, bir müttefik, bir ortak olarak görmemizi engellememeliydi. Aynı ittifakın, aynı topluluğun, aynı dünyanın bir parçasıydık çünkü...
Onlar öteki değildi.
Düşman da değildiler.
Ama ne var ki bu açıdan yıllar yılı üslubumuzu tutturamadık.
Ya da biz diyemedik.
Biz ve onlar diye konuştuk.
Bunun da şimdi değişmeye başladığı dikkati çekiyor. 1 Mart tezkere olayını yaşadı Türk - Amerikan ilişkileri. O rezil çuval olayına tanık olduk. PKK konusunda verilen sözler hala tutulmadı. Bu nedenlerle gerekli uyarılar yapıldı, tepkiler verildi, veriliyor. Ama aynı zamanda ilişkilerin sağlıklı seyrine özen gösteriliyor.
Kısacası:
Bardağın dolu tarafına bakan, olumsuz üsluptan kaçınan, problem yaratıcı değil, çözücü çizgi damgasını vuruyor hükümetin politikalarına, çıkışlarına...
Kıbrıs'ta bir adım önde politikası ve Kuzey'den çıkan yüzden 65'lik evet ile yaratıcı ve pozitif bir yörüngedeyiz. Kürt sorunu açısından demokrasi ve hukuk devleti çıtası, birkaç yıl öncesine kadar hayal bile edilemeyecek ölçüde yükselmeye başladı.
Bütün bunlar - eğer bir de Ermenistan'la ilişkilerde olumlu bir dönemeç alınırsa - Türkiye'nin savunma refleksleri ile, negatif gündemle dış politika yapma dönemini tümüyle noktalayabilir diye düşünüyorum.
Dış politikada Başbakanlık Başdanışmanı Ahmet Davutoğlu'yla dün bu konularda sohbet ettik. Önümüzdeki ağustos ya da eylül ayında Rusya Cumhurbaşkanı Putin'in Türkiye'yi resmen ziyaret edeceğini söyledi. ABD, AB, NATO, Rusya, İslam Konferansı Örgütü (İKÖ), bunların hiçbirinin birbirine alternatif olmadığını, bütün bunların birbirlerini besleyen süreçler olduğunu belirtti.
Şuna da işaret etti:
"Dedelerimiz döneminde bu ülke bir cephe ülkesi idi. Soğuk Savaş döneminde kanat ülkesi olduk. Berlin Duvarı yıkılınca bir ara kenar ülkesi dendi bizim için. Şimdi ise model ülke falan değiliz. Türkiye artık bir merkez ülkesi oldu. Bunun altını çizelim."
Şunun da altını çizin:
Türkiye çok önemli bir dönemeci alıyor. Birtakım durakları birer birer geçiyoruz. AB'den tarih de kesin gibi...
Ama daha yapacak çok iş var.
İnşallah yolumuzdan sapmayız!

h.cemal@milliyet.com.tr








Taha AKYOL
Orta sınıf geliyor!

Çetin ALTAN
Oh neyse, bu da geçti yahu...

Melih AŞIK
Merkez ülkesiyiz

Hasan CEMAL
İnşallah yoldan sapılmaz!

Yılmaz ÇETİNER
Anılarımda Bodrum

Güneri CIVAOĞLU
Ne yemek düşer

Hurşit GÜNEŞ
Cari işlemler açığı ve turizm

Doğan HEPER
Zirve gitti, adı kaldı yadigâr...

Sami KOHEN
Bilanço...

Mehmet Y. YILMAZ
Türkiye ve İstanbul 'çok zoru' kolay başardı

Faik ÖZTRAK
Yüksek büyüme sürdürülebilirlik endişesi yaratıyor

Hasan PULUR
Sakallı Celal...

Derya SAZAK
Farkların ahengi

Meral TAMER
Çin'i ve Hindistan'ı imrendirecek büyüme

Güngör URAS
Büyüme ithalat ve ticaretten kaynaklandı

M. Ali BİRAND
Erdoğan, doruklardan güçlenerek çıktı...

© 2004 Milliyet