Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 05 Temmuz 2004 / Pazartesi  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Business      Otomobil      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik
Doğu - Batı ve türban


Barcelona'dayım. ABD ve Batı Avrupa'nın yanı sıra Ortadoğu, Güney Asya ve Uzakdoğu'dan kırk kadar devlet adamı, bürokrat, filozof, sanatçı, akademisyen, yazar ve gazeteci "Doğu - Batı Diyaloğu" başlığı altında, bu diyaloğu derinleştirmenin ve evrensel sorunların çözümünde işlevsel kılmanın yollarını konuşuyoruz. Toplantıyı düzenleyen, İspanya Dışişleri Bakanlığı'nın desteğindeki, adı üstünde Asya üzerinde uzmanlaşmış, "Casa Asia" kurumu.
Konferans, bu muhteşem Katalan kentinin Akdeniz'le buluştuğu yerde, kısaca "Forum" diye adlandırılan ve her türlü sosyal, kültürel etkinliği kucaklamak üzere kurulmuş tesislerde yapılıyor. "Barcelona Evrensel Kültürler Forumu," mayıstan eylüle uzanan, UNESCO'nun desteğiyle örgütlenen uluslararası konferans, sergi ve gösterilerin tümüne verilen ad. Forum bünyesinde toplam 49 ayrı konuda uluslararası diyalog düzenleniyor. "Doğu - Batı Diyaloğu" da bunlardan biri. Toplantının diğer Türk katılımcısı, Washington'daki Brookings Enstitüsü'nden Dr. Ömer Taşpınar.

Aydınlanma'yı aşmak
Fernando Moran, İspanya'nın gelmiş geçmiş en renkli siyasetçilerinden; 1982 - 1985 döneminde dışişleri bakanıydı; İspanya, o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu'na onun döneminde tam üye olmuştu.
Moran, Diyalog'da konuşurken son derece ateşli; Fransa'yı kıyasıya eleştirerek Doğu - Batı yakınlaşmasına bir tür çelme takmakla suçluyor:
"Fransa, önemli bir meseleyi müthiş basite indirgedi. İnancın kamusal dışavurumunu engellemekle, öğrencilerin, okula giderken dinsel semboller taşımasını, giymesini önlemekle, laikliği dinin özel hayata hapsedilmesine dönüştürdüler. Soruyorum: Dininin bütün gereklerini yapacak kadar dindar olan bir insandan, bunu kamusal alanda gizlemesini nasıl isteyebiliriz?"
Moran'ın, Fransa'daki Müslüman kız öğrencilerin başlarını örtme hakkından dem vurması boşuna değil. "Türban" tartışması Fransa'dan sonra, Müslüman nüfusu hızla artan İspanya'nın da gündeminde.
Moran'ın safı belli; ona göre, türbanı kamusal alandan defetme çabaları, "Aydınlanma'nın hem toplumsal gerçeklere, hem de dinsel inancın yapısına aykırı bir mirası."

Sınır, kadın hakları mı?
İran'daki Uluslararası Uygarlıklar Arası Diyalog Merkezi'nin Başkanı Mahmud Burucerdi, başka bir oturumda, ülkesindeki teokratik rejimin "dinsel baskı değil, dinsel hoşgörü" temelinde işlediğini öne sürüyor.
Bu iddianın foyası, bir başka İranlı'nın, 2003 Nobel Barış Ödülü sahibi Şirin Ebadi'nin konuşmasında iyice ortaya çıkıyor. Ebadi, "Nasıl olur da İslam devleti, kadın haklarını yok sayabilir" diye sorup "demokrasi, insan hakları ve kültürel açılım temelinde bir İslami hareket başlatma gereğini" vurguluyor.
Buna karşın, Burucerdi'nin bir sözü, başını örtme ya da açma hakkı çevresinde ister istemez miyoplaşabilen tartışmanın ufkunu genişletmeye yardımcı:
"Müslümanlar'ın modern hayatı sindiremediği, modernleşmek istemediği klişesini atın kafanızdan. 2 Temmuz'da İran çapında üniversiteye giriş sınavları yapıldı; adayların yüzde 61'i genç kız ve kadınlardı."
Başka bir oturumda, Doğu'daki Batı'yı, Batı'daki Doğu'yu konu alan bir konuşmada, Türkiye'de uzun yıllar yaşamış olan Amerikalı misyoner Ruth Woodsmall'ın yazdıklarını hatırlatıyorum:
"Doğu ile Batı, birbirine taban tabana zıt ilkeler üzerinde kurulmuştur. Aradaki ayrım çizgisi, kadınların konumudur."
Woodsmall, bu ifadenin yer aldığı 1936 tarihli kitabında (İslam'ın, aslında Bizans'tan görüp benimsediği) peçeyi "sosyal barometre" ilan eder ve Doğu ile Batı arasındaki sınırı, peçeli kadılar ile peçesizler arasından geçirir.
Yirmibirinci yüzyılda, aynı sınırı türbanlılar ile türbansızlar arasından mı geçirmeliyiz? Acaba türban takmak mı, türbanlı kadınların kamusal alandaki hareketini ve dolayısıyla toplumsal katılımını sınırlamak mı daha modern, daha 'Batılı' bir tavır?
Bu sorular, bizim olduğu kadar AB'nin de gündeminde şimdi. Avrupa'daki tartışmanın bizdekinden farkı, sadece "laiklik ve dinsel özgürlük" temelinde değil, kaçınılmaz biçimde, "Hıristiyan Avrupa'da yerleşmiş 15 milyondan fazla Müslüman'ın entegrasyonu" bazında da sürmesi. Tabii, bu tartışmanın bir ucu da, Türkiye'nin AB'ye katılımına uzanıyor.

Bush'un Boğaz mesajı
Barcelona toplantısında üzerinde anlaşılan görüşlerden biri, toplumsal değişimin artık Aydınlanmacı modernleşme reçetelerine dayanmadığı yönünde.
AB Konseyi'nin Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası'ndan sorumlu Genel Direktörü Robert Cooper, "Toplumlar, Aydınlanma'nın birer ürünü değiller, rasyonel de değiller" diyor, "Ne olacağımızı, ne istediğimizi yeniden tanımlaya tanımlaya değişiyoruz. En az 25 ayrı dili - ve aslında çok daha fazlasını - konuşan 25 ülke, birlik olma yolunu seçti. Bundan sonra da birliği ne kadar geniş tanımlarsak, o kadar iyi yaşayabiliriz."
Öte yandan, daha 'Doğulu' bir bakışla, mesele, yıllarca birçok topluma egemen olmuş "ilerleme" formülünün tarihe karışmasında yatıyor.
Neydi o formül? "Modernleşme eşittir Batılılaşma" idi.
'Batılılaşmacılar' da, karşılarında hep geleneklere ve dine bağlı, geçmişi özleyen 'yerlicileri' bulurlardı. 'Yerliciler,' Batı'ya entegrasyon hedefini özlerine ihanet sayarlardı.
Post - modern hayat, AKP'nin AB'ye üyelik için canla başla çalıştığı Türkiye dahil dünyanın birçok yerinde, bu modernleşme formülünü tersyüz etti. Barcelona toplantısı da, Doğu - Batı diyaloğunun kendisini, bu tersyüz noktasında yeniden tanımlamasına vesile oldu bir bakıma.
Çin'den Pakistan'a, Lübnan'dan Filipinler'e birçok 'Doğulu' katılımcının vurguladığı frekans farkı, özgün konumu ve deneyimleri ile Türkiye'nin, bu diyaloğa olağanüstü katkı yapabileceğini görmemizi sağladı. Aynı zamanda, bu diyalogdan çok yararlanabileceğimizi de.
Barcelona toplantısının bende kalan temel mesajlarından birini daha birkaç gün önce Boğaz'da işitmiştim. ABD Başkanı George W. Bush'un 29 Haziran'da, dünyanın en güzel manzaralarından biri önünde yaptığı konuşmanın bir cümlesiydi bu:
"Demokratik toplumlar, dindarların katılımından korkmamalı, bu katılımı arzu etmelidirler."

ycongar@erols.com








Taha AKYOL
'CHP kendisine karşı mı?'

Çetin ALTAN
Hayallenmek...

Yasemin CONGAR
Doğu - Batı ve türban

Faik ÖZTRAK
IMF'siz programa inanç neden yok?

Derya SAZAK
Baykal'ı aşmak

Ece TEMELKURAN
Erkeklerin kafası hiç karışık değildir!

Yaman TÖRÜNER
Borsada nasıl kazanılır?

Osman ULAGAY
Ahbap çavuşlar fiyaskoyu kutladı

Güngör URAS
'Cesur' adamlar 'can pahasına' döviz getiriyor

© 2004 Milliyet