|
 |
|
|
Yılın "düğün"ü ile ilgili gecikmiş bir yazı
Dört ülke liderinin şahitlik yapmasını ve sıkı güvenliği hariç tutarsanız, yılın "düğün"ünün Kadıköy Evlendirme Dairesi'ndeki sıradan nikâhlardan pek farkı yoktu
Esra - Berat Albayrak çiftinin evlenme töreniyle ilgili yazı yazmaya hiç niyetim yoktu aslında. Haber Araştırma Servisi yöneticisi Tunca Bengin şahidimdir. Nikâha gideceğimi öğrenince, "Yazı yazar mısın, yer ayıralım mı?" diye sormuş, ben de yazmayı düşünmediğimi söylemiştim.
Ne var ki Mine Kırıkkanat, Okay Gönensin ve Sedat Ergin gibi yazılarındaki enformasyona her zaman güvendiğim deneyimli meslektaşlarımın gitmedikleri "düğün"le ilgili yazdıklarını okuyunca, bugünkü köşemi "düğün"e ayırmak farz oldu.
"Düğün" kelimesini de bilhassa tırnak içinde kullandım, çünkü Lütfi Kırdar'daki nikâh töreninin "düğün"le uzaktan yakından ilgisi olmadığı gibi, törene birlikte gittiğim kızımın ifadesiyle Taksim ya da Kadıköy Evlendirme Dairesi'ndeki nikâhlardan da hiç farkı yoktu.
En buldumcuk düğün mü?
Sevgili Mine Kırıkkanat'ın, Radikal'deki köşesinden birkaç cümle:
"(...) Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin İslami ümmeti, tarihindeki en pahalı, en zengin, en cafcaflı, en oldumcuk, en buldumcuk düğününü kutluyor, 3 bin polis de sergilenen bu şatafatın, bu zenginliğin, bu gösterişin bekçiliğini yapıyor, sayın seyirciler. İstanbul İstanbul olalı, böyle bir düğün görmedi (...) Bir an gözlerinizi kapatıp, İstanbul'daki düğünü kadınların hepsini başı açık, erkeklerin de hepsini elinde birer 'alkollü' içki kadehiyle hayal ediniz: Manzaranın herhangi bir sonradan görme zengin ya da hortumcu sülalesi, aşiret reisi, toprak ağası, kumarhaneler kralı, hatta mafya babalarının evlat mürüvvetinden ne farkı var?"
Şatafatsız, şaşaasız
Nikâh töreninde ne ayaklı, ne ayaksız tek bir bardak, en ufak bir yiyecek kırıntısı bile yoktu. Sadece, salonun 3 ayrı köşesinde beyaz örtülü uzun masalar, bardak şeklindeki plastik kapalı kutulardaki Hamidiye suları üst üste dizilmişti. Başörtüsüz kadın sayısı çok az olduğu gibi, Mine'nin deyişiyle 'başörtülerini çıkardığınızda 5 yıldızlı otellerdeki düğünlerde rastlayabileceğiniz şıklıktaki türbanlı kadın sayısı' da pek fazla değildi. Çoluk - çocuk düğüne gelmiş genç - yaşlı başörtülü hanımlara baktığınızda, daha ziyade elinde filesiyle pazarda alışveriş yapan ya da bayramlık giysileri içinde Mahmutpaşa'da rastlayabileceğiniz türden hanımlar çoğunluktaydı. Nikâh törenindeki en çarpıcı kontrast ise, çoğunluktaki bu görüntüyle omuz omza töreni izleyen nikâh şahidi yabancı devlet başkanlarının eşleriydi.
Okay Gönensin Sabah'taki köşesinde diyor ki:
"7 bin davetlinin çağrıldığı düğünün güvenlik önlemleri için 5 bin güvenlik görevlisi çalıştı. Düğün mekânının çevresindeki yollar trafiğe kapatıldı. (...) Bu değirmenin suyu nereden geliyor? Yabancı konukların geliş - gidişleriyle konaklamalarını kimin üstlendiğini halk merak edecektir. (...) Neden böyle bir güç gösterisine ihtiyaç duyuluyor? Neden hanedan düğünlerinin bir taklidi yapılıyor?"
Hanedan düğünlerine hiç katılmadığım için nasıl olduğunu bilemeyeceğim, ancak 4 ülkeyi yöneten liderlerin özel olarak nikâh töreni için İstanbul'da buluşmaları, Türkiye'nin dış ilişkilerinde artı hanesine yazılmalıdır diye düşünüyorum. Yabancı devlet adamlarının gidiş - gelişleri ve Türkiye'de konaklamaları için harcanan paranın hesabının sorulmasını da fevkalade yadırgıyorum.
Trafiğe gelince... En ufak bir trafik tıkanıklığı yoktu. Taksiyle neredeyse Lütfi Kırdar'ın kapısına kadar gittik. Güvenlik kontrolü sırasında da kuyruklar oluşmadı. Organizasyon çok iyiydi.
İki ayrı Erdoğan mı?
Sedat Ergin dün Hürriyet'teki yazısında diyor ki:
"Bizim üzerinde durmak istediğimiz nokta, düğünün şaşaalı havasıyla Recep Tayyip Erdoğan'ın bir siyasi olarak yola çıkarken temsil etmeye soyunduğu değer ve ölçüler arasındaki çelişkidir. (...) Galiba iki ayrı Erdoğan'dan söz ediyoruz ve ikisi arasındaki makas, geçen pazar günü görüldüğü gibi hızla açılıyor."
Tekrar ediyorum. 7 bin kişinin davetli olduğu tören düğün değil, nikâhtı ve kesinlikle şaşaalı havası yoktu. Zaten 7 bin davetiyenin belki üçte ikisi protokol gereği gönderildiğinden, nikâh tıklım tıklım kalabalık da değildi. Erdoğan ise seçimden zaferle çıktığı 3 Kasım gecesinde ilk iş olarak AB'yi işaret eden, tüm sülalesi ve yakın dost çevresi türbanlı, hatta kimisi çarşaflı Erdoğan'dan başkası değildi.
Savunmak bana düştü!
Kızım ve ben, giyimimizden tutun da her halimizle nikâh töreni boyunca kendimizi hiç ait olmadığımız bir ortamda, yalnız ve ayrıkotu gibi hissettik. Zaten nikâh kıyıldıktan sonra tebrik faslını beklemeden de Lütfi Kırdar'dan ayrıldık. Esra ve Berat'a bu vesileyle mutluluklar dilerken, evladının mürüvvetini gören baba Tayyip Bey'i savunmanın bana düşmesinden duyduğum şaşkınlığı dile getirmeden de edemeyeceğim.
mtamer@milliyet.com.tr
|
|
|

|