|
 |
|
|
'Hamburg sapığı'
Trabzonspor'un Hamburg'daki kampında bir Alman kadının yanağından makas aldığı için skandala neden olan ve kulüpten gönderilmesine karar verilen İbrahim Ege olayında önemli bir nokta var. Bu genç, sapık değil. Her delikanlı gibi karşı cinse ilgisini kendi görgü ve birikimleri çerçevesinde ifade etmeye çalışmış, bu sırada baltayı taşa çarpmış bir disiplin suçlusu sadece. Evet, bu tip yaramazlıklar kesinlikle disiplin suçudur, cezalandırılmalıdır, ancak bu genç futbolcu "Hamburg sapığı" gibi ortaya atılmamalıdır.
İbrahim'in yaşadığı acemi çapkınlık, her zaman "kapalı" topluluklarda ortaya çıkan bir aşırılıktır. Ne bileyim, İbrahim'in önünde çapkınlığı sanat haline getiren bir ağabeyi olsa yakaladığı kadının yanağını mı sıkardı acaba ? İbrahim hoşuna giden kızın dilini bilse, derdini konuşarak mı anlatırdı, parmaklarını makas mı yapardı ? İbrahim'in gözü dönmeseydi, kariyerini yakar mıydı ? Ah bir iletişim kurabilseydi İbrahim. O zaman Alman hanım da bir gurbetçiyle evli olduğunu söyler, İbrahim işine dönerdi.
Bu bir teknik arızadır ve nice futbolcuların, yöneticilerin hatta medya mensuplarının başına gelmiştir. Derdini parmaklarıyla anlatmak, yöntem olarak berbattır. Fikir ise disipline aykırıdır ama doğaya değil. Ceza disiplindendir, ahlaksızlıktan değil. İbrahim, olsa olsa aptallık etmiştir, sapıklık değil.
Bir jön, bir başkan
Kartal bakışlı, sert hatlı, maço tavırlı bir aktördü. Ayrıldığı sevgilisinin gözündeki morluğu soran gazetecilere, mesleki alışkanlıkla kısa bir "klark çekti" ve genizden gelen davudi sesiyle, "Dövmedim" dedi. "Ben dövmüş olsaydım, şu anda hastanedeydi".
Daha inandırıcı bir belge olabilir miydi ? Helal olsun dedik hepimiz. Yakışıklı olduğu kadar akıllıydı da. Bu kadar karizma parlatıcı bir delil şeytanın aklına bile gelemezdi.
"Dövmedim. Dövebilirdim. Dövseydim sakat bırakırdım". Mükemmeldi !..
Boşuna hafızanızı zorlamayın. Ünlü jönün "romantik" öyküsü çok eski.
Ama illa ki, isim istiyorsanız; alın size aynı olayın sportif paraleli:
Sayın Sadettin Saran'ın gelecek başkanlık seçimlerini, ancak basından izleyebilmesini sağlayan Fenerbahçe Haysiyet Divanı kararından sonra spekülasyonlara yanıt veren başkan sayın Yıldırım ne dedi:
"Ben karışmadım. Karışsaydım ömür boyu kulübe giremezdi".
Evet. Sayın Saran, tüzüğün 68-B-3'ünden iki yıl ihraç cezası aldı ve sürgüne gönderildi. Herkes biliyor ki, tüzükte yazmayan çok daha büyük bir suç işlemiş ve başkanlığa niyetlenmişti. Bir iki sert cümle affedilebilirdi. Ama Fenerbahçe ile özdeşleşen bir başkanın koltuğuna göz dikmek kulübün temelini dinamitlemekti.
Madalya taktı !
Eski hizmetleri büyükmüş. Laf!.. Denetleme Kurulu raporuna göre 2.9 trilyon alacağı varmış. Geçiniz ! Futbol Şube Sorumluluğu yapmış, dolar krizi sırasında yayın haklarından 15 trilyonluk kaynak yaratmış, Fenerbahçe'ye taparmış. Hepsi boş! O değil mi ki, başkan olmak istedi ? İşi bitti.
Bitti mi acaba? Ceza gündeme geldiğinde de yazmıştım, ama tekrarlayayım. Her siyasi ceza, döner dolaşır verilen siyasetçinin yakasına madalya olarak takılır bir gün. Bu kuraldır. Zaten böyle de olmalıdır. Geleceğin başkanı boyun eğen, ceket ilikleyenler arasından bir vatandaş değil, eleştiren, tartışan, gerekirse başkaldıran bir insan olmalıdır. Bu tür rakiplerin selefini rahatsız etmesi çok doğaldır. Bu potansiyel başkanla doğal olmayan yollardan mücadele etmek, kısa vadede bir zafer olarak görünse de kutuplaşmayı keskinleştirerek ona avantaj olarak geri dönecektir. Sayın Saran, 68-B-3 maddesi dışında lafı, sözü, kaşı, gözü, karizması, statüsü, her bakımdan bir Fenerbahçe zenginliği idi; şimdi bir de "gazi" olup madalya taktı.
Her eserini jeofizikçi titizliği ile inşa eden sayın Aziz Yıldırım bunu hesaplamadı demeyin inanmam. Vardır bir bildiği. Onun gibi nev'i şahsına münhasır bir başkan da veliahdını ancak böyle ortaya koyardı. Zaten Sadettin Saran'ı takdir etmeseydi, Haysiyet Divanı'na karışır onu ömür boyu ihraç ettirirdi. Karışmamış; kendisi söyledi.
Kuyuya düşen Hüseyin
Bizim nesil Eminönü'ndeki Sansaryan Han'ın üst katlarından caddeye düşen genç ve sakar insanlara aşinadır ama, Elazığspor tesislerinden kaçarken yaralanan Hüseyin'in öyküsü, nice Birinci Şube savunmasına tur bindirdi hani:
"Biz çiçek fırlatırken kaçtı, tellere takılıp kuyuya düştü".
Allahtan kuyudaki suyu inek içip dağa çıkmadı. Yoksa izini bile bulamazdık Hüseyin'in.
Bilmiyenlere özetleyelim. Olay Hüseyin'in avukatı Mesut Metin'e göre futbolcunun alacağını istemesiyle başlıyor. Kulüp tesislerinde bir temiz sopa. Hüseyin kaçıp canını zor kurtarıyor. Elazığspor Başkanı Mustafa Yıldız ise Hüseyin'i sadece dostça ittiğini, o sırada ikinci başkanın vazodaki çiçekleri futbolcunun başından aşağı serpiştirdiğini "itiraf "ediyor. Kimbilir belki de Hüseyin yöneticilerin şarkı söylemesini istediğini sanmış, şarkı bilmiyor diye utanmış ve hızla koşarak tesislerden uzaklaşırken tellere takılıp kuyuya düşmüş. Yoksa önce kuyuya düşüp sonra mı tellere takılmış. Neyse işte; ortada dayak mayak yok. Sevgi var, çiçek var, futbol, spor, fair play, forma aşkı, vatan, bayrak. Hepsi.
Ya da hiçbiri. Raporlar sadece koca bir ayıptan bahsediyor.
Sahi; sayısı bilinmedik işkence mağduru oldu bu ülkenin. Peki işkenceciler ne oldular. İster misiniz futbola merak sarsınlar.
Kartal'a TV şart!..
Gazetenin spor sayfasını katlarken iç sayfalar düştü, bir anda Reha Muhtar ile baş başa kaldım. Karşımda Beşiktaş yöneticisinin Sabah Gazetesi'ndeki ilk köşesi vardı. Hemen okumaya başladım. Muhteşemdi. Jean Jacques Rousseau imzalı bölüme bayıldım.
Ve sonunda aradığım açıklamaya geldim. "Neden Beşiktaş'a yönetici oldum ?" başlıklı o duygusal yazı. Diyordu ki sayın Muhtar; "Ona (Beşiktaş'ı kastediyor) da kendinizden daha fazla bir şeyler vermenin zamanı geldi demektir".
Hiçbir şey anlamadım. Reha Muhtar'dan daha fazla ne olabilirdi ki ? Yoksa "Eskiden verdiklerimden daha fazla" mı demek istemişti. Peki eskiden ne vermişti ? "Daha fazlası" Reha Muhtar'ın kendisi miydi? Yönetici olmasıyla Beşiktaş'a gönül borçları ödenmiş miydi ? Kulübün mü alacağı kalmıştı, kendisinin mi? Beşiktaş'la mı yaşanıyor ve yaşatılıyordu ki, "acı"dan bir nebze bile bahsetmemişti?!
Anladım ki, mimik, jest, tonlama falan olmayınca düz yazıdan sayın Muhtar'ı sökemiyorum ben. Kendisine çok acele bir ekran gerekiyor. Lütfen.
Cavcav'ın büyüklüğü
Büyük adamlar büyük işleri son derece sıradan bir eda ile yaparlar. Mesela sayın İlhan Cavcav.
Futbol Federasyonu başkanlığı yarışı, tek adaylı cunta seçimlerine dönmek üzereyken ne yaptı Cavcav ? Sadece dik durdu. Eğilip bükülmedi. Pozisyon kovalamadı. Sayın Ulusoy'a "Hayır" dedi; bir sürü "hayırcı" geleceği okumak için aktif eylemsizliğe geçmişken.
Bir yandan baskılar, bir yandan ricalar. Tavrını azıcık yumuşatsa, önüne serilecek türlü çeşitli imkanlar. Sadece Hayır; o kadar.
Bakın işte Cavcav'ın "hayır"ındaki hayra. Sayın Bıçakçı, üçüncü aday.
Yeter mi? Hayır. Kim seçilir, orası da önemli değil.
Ama sayın Haluk Ulusoy seçilse de seçilmese de İlhan Cavcav'a teşekkür etmelidir. Özellikle yeniden göreve gelirse! Çünkü Cavcav'ın sayesinde demokratik bir yarışın galibi olacak o zaman. Kaybederse keza; bu sefer de demokrasi kazanacak.
İlhan Cavcav büyük adam.
eguven@milliyet.com.tr
|
|
|

|