|
 |
|
|
Tarihe 1000 Canlı Tanık
Garibe dost Diyarbekir...
"Diyarbekir ilmiyle, sanatıyla, insanlığıyla temayüz etmiş bir yerdir. Şimdi Diyarbekir, Diyarbakır olmuş, çakıl taşı, moloz, şunlar bunlar dolmuş, ne insanlık kalmış ne efendilik kalmış ne de iyilik kalmış. Diyarbekir türkülerinde var, daima iyilik yapan, fakirin elinden tutan, garibe dost olan Diyarbekir. Diyarbekir herkese kucak açmıştır. Mardinlisi, İstanbullusu gelir, Vanlısı gelir. Burası herkese açık ve herkese ekmek veren bir kapı, mukaddes bir şehir"
İÇİMİZDEN BİRİ ABDÜLSETTAR HAYATİ AVŞAR (73)
1918 yılında Musul'da doğar. Annesi Fatma Zehra hanım ile babası Şeyhmus Hayati'nin altı çocuğundan biri olarak Diyarbakır'da büyür. Lise birinci sınıfa kadar eğitimine devam eder. 1934 yılında yerel gazetelerde çalışmaya başlar. Arapça, Türkçe, Farsça, Kürtçe, Fransızca bilen Avşar, banka ve adliye memurluğu yapar. Yaşamının büyük bölümünü gazetecilik mesleğine verir. Sayıları on üçü bulan yerel gazete çıkarır. 1950 yılında evlenir, 1952 yılında oğlu Muhammed Hayati Avşar doğar. İstanbul'da yaşadığı birkaç sene dışında sürekli Diyarbakır'da yaşayan Abdülsettar bey, içinde eski kente duyduğu özlemi ve sevgiyi barındırıyor. "Ben Diyarbekirliyim, Allah etmesin, Diyarbakırlı değilim" diyor. Onun anlatımında yıllar öncesinin Diyarbekir'ine konuk olacağız bu hafta...
Biz Diyarbekirli, Kafizade diye anılan büyük bi aileyiz... II. Meşrutiyet'ten sonra 31 Mart Vakası diye bi şey ihdas ettiler. O zaman Sultan Hamid taraftarı ve 'İslamcı' diye azledilmiş ve babam da bu yüzden bi daha devlet hizmetine girmemiştir. Kalkmış, İstanbul'a gitmiş. Sonra kalkmış, oradan da Şam'a gitmiş. Şam'da bi gün Emevi Camii'nin orda namaz kılarken, bakmış üzerinde setre pantolon bi zat, 'Efendim, namazdan sonra görüşelim' demiş. Görüşmüşler, babam 'Ben Diyarbekirliyim, Diyarbekir'in ahlakı bozuluyor, daha iyi bi yer bulmak için seyahate çıktım' demiş. Adam da, 'Ben de, Harputluyum, bakın Şam'a geldin, eğlenme, eğlendinse evlenme, evlendinse arlanma' demiş. Babam bunun üzerine Midyat'a dönüyor. O yıllarda amcamın Musul Ziraat Bankası'na tayini çıkıyor. Babam bu arada yaşanan Ermeni olaylarında Diyarbekir'deki Ermenilerin çoğunu kurtarıyor. Elli tane aile kurtarmış. Yıldızyan ve Tenekeciyan lakaplı aileleri alıyor, Musul'a götürüyor. Bu aileler daha sonra Teksas'ta petrol işiyle uğraştılar. Musul'da böyle kuyu muyu kazmaya hacet yok, Dicle sahilinden bir kilometre ilerde, suyun gidemediği yerlerde, akşamdan çukur kazıyorlar, sabaha kadar petrol doluyor içersine. Almanlar Musul'a geldikten sonra, Musul'daki Enveriye Gaz Fabrikası sahip ve direktörü, babama fabrikanın imtiyazını veriyor. İşte, bu arada 1918'de benim de doğumum oluyor Musul'da. Aynı yıl Mondros Mütarekesi oluyor ve İngilizler Musul'u işgal ediyor. Babam ve amcam daha evvel Musul Ziraat Bankası müdürü, kasadaki paraları Diyarbekir'e gönderiyor, kalanını da çalışanlara dağıtıyorlar. İngilizler anahtar istiyor. Bakıyorlar kasa boş. Ve babama diyorlar ki 'Giderseniz gidin yoksa sizi Hindistan'a süreriz'. O sıralarda Şeyh Mehmude Berzenci İngilizlere karşı bayrak açmış. Şimdiki Barzanların büyüğü, orada Müslümanların, Türklerin, Kürtlerin hakları için mücadele ediyor. 1919'da bir yaşlarındayım, İngilizlerin savaş dışı bıraktığı katanalarla yola çıkıyoruz. İşte onların üzerine yataklar mataklar konuyor. Yalnız gelirken Arap eşkiyasının tasallutuna karşı, Şammar aşiretinden birkaç silahlı adam almış babam. Yolda giderken, Arap eşkiyası çıkmış, silah sıkmışlar ve bizim katanalardan biri, galiba Leyla olacak ismi, o öldürülmüş. Yavaş yavaş ta Nusaybin'in Demirkapı'sına kadar gelmişiz. Oradan Diyarbekir'e geçmişiz... Babam bir ev aldı burada. 3 kemerli eyvanı, eyvanının bir sütunu beyaz taş, bir sütunu gri, yani bazalt taş. Hatta Diyarbekir surlarından alınmış kocaman taşlar vardı evin duvarlarında. Eyvanlarımız daima şimale karşıdır, yazlık odalarımız daima şimaldedir, arkası duvardır, fakat ön tarafı daima güneş görsün diye cenuba karşıdır. Yazlık odalar ayrı, kışlık odalar ayrıdır. Çok güzeldi eski Diyarbekir evleri. İki katlıydı daha yukarısına kadı müsaade etmez. Harem ve selamlık bölümleri vardır. Yani kadınlar ve erkekler evin içinde birbirini göremez. Kapılarda tokmaklar vardır, güvercin şeklindedir. Meşhur Ermeni demirci ustası Mitezcan'ın eserleridir onların çoğu. Yukarıda, büyüklerin çalacağı tokmak, aşağıda çocukların çalacağı at nalı şeklinde daha küçük bir tokmak olurdu. Şimdi harem tarafında, şahnişin (cumba) yoktur. Hareminde şahnişini olan evin kızlarını almazlar, ordan erkek görmüştür diye. Selamlık ile harem arasında döner dolap vardır, üzeri saçla kaplı, bi tarafı açık, raf şeklinde. Yemekler harem tarafından konur, dolabı çevirirler, karşı taraftaki hızmetkarlar o yemekleri alırlar, masalara götürürler, erkekler yerler. 'Herfane' denilen geceler yapılırdı. İlmi, edebi ve tarihi sohbetler yapılırdı. Orda gençler yavaş, yavaş pişerdi. Herkes hangi yemeği iyi yapıyorsa onu getirirdi. Musiki yoktu, sadece söz vardı. İlkokulda okulun en küçüğü ama mahallenin de en yaramaz çocuğuydum. Çocukların başı bendim. İlkokulu bitirdim ortaokula başladım... Okula giderken, kısa pantolon, ceket, bir de Ruslardan kalma, yandan üç düğmeli kazaklarlar giyerdik. Hatırlıyorum, annemin samur kürkü, Diyarbekir'de bi taneydi. Sarışındı, hiçbirimiz ona çekmedik. Yuvarlak yüzlü, tombuldu. Tarih ve dini eserler okur, hanımlara izahat verir, daima doğruluktan,
iyilikten bahsederdi. 1925 yılında zatürreye yakalandı ve öldü. Eskiden annemle beraber Ermeni düğünlerine giderdik. Ermeni hanımların ellerinde küçük yüksük cam bardaklar vardı, onlarla içki içerlerdi. Bizimkiler öyle bi şey ağızlarına değdirmezlerdi ama." Abdülsettar bey ortaokulda ikmale kalır ve eğitimini tamamlamak üzere Antep'e gider. Dayanamaz, kısa süre sonra Diyarbakır'a döner. Bu arada babasını kaybeder. Tapu memurluğunun ardından da Ziraat Bankası memur sınavlarına girer ve kazanır. Bankada memuriyete başlar. 1938'de önce İzmir'e ardından da İstanbul'a gider. İstanbul'da bulunduğu dönemde zabıt katipliği sınavını kazanır. Kadıköy'deki boş bir kadroya atanır. 3,5 sene yaşar İstanbul'da. Askere gider ve dönüşünden kısa süre sonra evlenir: "Hanım benim akrabam fakat ben ondan evvel başka birini almak istiyordum, olmadı. Enstitüde okuyordu. Nikahımız da 10 Kasım 1950'de kıyıldı. Dikişten, pastadan anlardı. Hatta kendi gelinliğini de kendisi dikti. 1952 senesi 24 Şubat'ında oğlum oldu. Hiç başka çocuğum olmadı. Hanım mide kanaması geçirmişti, küçükken toprak yiyomuş, kısmet olmadı." 50'li yıllarda Diyarbakır'da Millet Partisi'ni kuran Abdülsettar bey, 1961'a kadar siyasetle ilgilenir. Üniversite, hastane ve karayollarında çalışır, emekli olur.
"Eskiden mahallenin büyükleri, mahallenin fakirlerini tespit ederler; yağından, odunundan, kömüründen bilmem ne, götürürler geceleyin, kapıya bırakırlar, kapıyı çalarlar, izzeti nefsi kırılmasın diye çekilip giderlerdi."
Şark Postası
"Gazeteciliğe 1934 yılında Diyarbekir gazetesinde başladım. Daha sonra Şark Postası'nı çıkardık. 8 Ekim 1953'te de Ümit gazetesinin ilk nüshasını çıkardım. Ümit yerel bi gasteydi ama bendeki havadisler, İstanbul'da Yeni Sabah'ta üç gün sonra çıkardı. Çünkü ben Paris radyosunu açardım, bildiğim kadar Fransızcayla; Kıbrıs, Berlin radyosunu açardım, Şam radyosunu, İran, Irak radyosunu açardım. Gasteye radyo servisi diye, böyle küçük küçük haberler koyardım. Mesela Yunanistan'da bi ihtilal teşebbüsü oldu. Ben onu radyodan aldım, gasteme yazdım, İstanbul gasteleri onu üç gün sonra alabildiler. Gastenin fıkrasını ben yazardım, baş muharriri de bendim. Yalnız Ümit gastesi değil, Guinness Rekorlar Kitabına da girmiştir belki, on üç gaste birden çıkardım. Bunun altısı dört ay sonra kapandı fakat yedi gaste devam etti. Ümit, Diyarbekir, Niyafarkin, Silvan, Nurizirkir, Ergani, Lice, Hani, Kulp ve bi de İdil, Mardin'in İdil gastesi. İdil gastesini 1960'ta çıkardım. Gittim oraya, gasteyi çıkarmak için, beyannameyi kaymakama verdim. Baktım bi başçavuş, bağırıyor çağırıyor. Ertesi gün, gastede, başçavuşun yaptığını rezil ettim, attılar kendisini başka tarafa gitti. Ondan sonra İdil'de su yok, gittim abdest alacam, namaz kılmak için, su yok. Ondan sonra tuttum ağır bi yazı yazdım. Su başlıklı. Altında biz, yirminci asrın ikinci yarısında, suyu hâlâ yağmur ve sel olarak görüyoruz, Dicle bizim yirmi beş kilometre öte tarafımızdan geçiyor, burada yaşayanlar başka yerde yaşayanlardan aşağıda mı telakki ediliyor? Böyle telakki eden varsa, biz onları insan dahi telakki etmiyoruz. Biz su istiyoruz, yani hayat istiyoruz diyen bir yazı. Hiç unutmam 27 Mayıs 1960 Cuma günü ihtilal oldu. Ben gece uyurken, radyoda daima haber dinliyorum, bi de baktım, Alparslan Türkeş'in sesi o, hemen not etmeye başladım. Sabahleyin fotoğraf makinamı aldım, ceketin altına saklardım daima. Çıktım baktım millet radyo dinliyor, onların bikaç pozunu aldım. Baktım orda ağır makineli tüfekler duruyor. PTT'nin önünde hemen makineyi çıkarttım, şak deyip resmini çektim. Albay çağırdı, baktım tanıdık. Ben de tarihi hadisedir, bugün neşri yasak olabilir ama bu tarihe vesika olarak, bin sene sonra da gastede çıkarsa, gaste kalırsa okunabilir. Gittim matbaaya, haberin adını Askeri Hükümet Darbesi diye koymuştum. Onu değiştirdim, Askeri Hükümet Kuruldu diye yazdım. Üç gün, bütün Türkiye'de yalnız benim gaste çıktı. Ümit çıktıktan sonra piyasaya neler oldu sormayın..."
Kaynak kişi önerilerinizi ve maddi desteklerinizi bekliyoruz.
Telefon: (0212) 327 86 58
Faks: (0212) 227 37 32
e-posta:tbct@tarihvakfi.org.tr
Proje danışmanları: Doç. Dr. Aynur İlyasoğlu, Doç. Dr. Esra Danacıoğlu
Görüşmeyi gerçekleştiren: Gülay Kayacan
Görüntü kaydı : Tamer Üstel
Deşifre / redaksiyon: Sevil Üzrek
Yayına hazırlayan: Tuba Çameli
Gelecek hafta: Avukat Meral Urcun anlatıyor.
|
|
|

|