|
 |
|
|
"Mandacılar"ın zaferi
Birinci Dünya Savaşı bitmiş, Osmanlı İmparatorluğu tükenmişti. Herkes fesini önüne koymuş, kendi çap ve cesaretiyle orantılı çözümler peşindeydi. Bazı "aydın"ların aklına "manda" yönetimi geldi. O günün şartlarıyla, Milletler Cemiyeti'nin bazı ülkelere verdiği "bazı ülkeleri" gütme yetkisiydi "Mandate"...
"Yok olmaktan iyidir" diyordu mandacılar ve işin gerçeği, hiçbiri vatan haini değildi. Mesela Refik Halid Karay, Yunus Nadi, Ahmet Emin Yalman, Halide Edip Adıvar...
Koşullar, kötünün iyisine yönlendirmişti en keskin vatanseveri bile. Mücadele mi ? Neyle, nasıl, nerede edilebilirdi ? Hani şu Mustafa Kemal olmasaydı, kimse bunca eziyet çekmeyecek, işimiz daha o zaman kestirmeden bitiverecekti ! Yoksa bitmiş miydi?
Çıktı Erzurum Kongresi'nde "Manda ve himaye kabul olunamaz" dedi Cumhuriyet'in kurucusu... Fırsatçıların ümitlerini kırdı, korkanlara ümit verdi, çıkarcıların yolunu kesti. En önemlisi, "biçare iyi niyetlilere" en zor, ama en onurlu yolu gösterdi:
Özgürlük için bedel ödenmeliydi.
Mustafa Kemal haklıydı. Hatta, lafa "günümüzün şartları" diye başlayanlara, özgürlük değil özerklik bile fazlaydı.
Kaderin garip bir cilvesi; Futbol Federasyonu seçimleri Erzurum Kongresi yıldönümü ile çakıştı. Nereden nereye... 85 yıl sonra sportif anlamda "manda ve himayecilik" taçlandırılmak üzere.
Yazıklar olsun
İşin doğrusu "mandacılar" bu kadar gönüllü olunca, futbolu "himayesine" alan politikaya ve politikacılara da kızabilmek zor yani...
Bize gelince; şaşkın mıydık, büyük bir planın parçası mı, yoksa bu kolaycılığın nedeni genlerimizdeki mandacılık mı; orası şüpheli!
Yedi yıllık bir federasyonu ortadan kaldırmakta o kadar zorlandık ki, kendi söylediklerimizden kendimiz korktuk, işi devlete havale ettik. Yani Devleti yöneten hükümete... Çünkü mücadele ve sorumluluk gerektiren özgürlüğün faturası ağırdı. Peki, neydi bunun adı?
Kimbilir... Ama mutlaka utanılacak birşey olmalı.
Devleti göreve çağıranlara, önce Ulusoy sonra hükümet korkusuyla ortaya çıkamayanlara, başkanlık için Ankara'nın kapısını aşındıranlara, icazet arayanlara, icazeti reddetmeyenlere, icazetle yönetime gelenlere, geleceklere, Futbol Federasyonu Başkanlığına adeta "tayin" edilenlere, bunu kınayacaklarına rezalete koşulların neden olduğunu söyleyenlere... Yazıklar olsun hepsine.
Bıçakçı'yı aşar
Benim anlamadığım birşey var ! Madem ki, federasyon seçiminin tayinden farkı yok. Ve madem ki, biz futbola bulaşan mafya ve şaibelerle baş edemediğimiz için bu tayini onaylıyoruz. Peki neden futbol federasyonumuzun başına şöyle emekli bir emniyet müdürü, gözükara bir paşa falan getirmiyoruz. Sayın Bıçakçı ne anlar sözünü ettiğimiz ağır suçlardan ? Bari bir savcı, bir yargıç olsun... Gırtlağımıza kadar batmışsak, özerkliği feda etmeye razıysak, siyasetin himayesine sığınmışsak, federasyon özel timden kurulsun, olsun bitsin.
Ne o, çok mu "militarist", yoksa "faşizan" mı buldunuz?..
Buyrunuz size sivil çözüm:
Federasyon işlerinin kompetanı, namuslu ve mafya mağduru Hadi Türkmen'i ne çabuk unuttunuz ? Mafyaya Hadi Türkmen'in başkanlığından daha büyük bir darbe olabilir miydi ? Neden şikayet ediyorsanız, aksini temsil ediyor, tek başınayken bile mücadele ediyordu sayın Türkmen. Ama mandacı zihniyete uygun gelmemiş olmalı.
O zihniyet ki, futbola müdahil olmasını istediklerinin listesine bakın:
Başbakan, Spordan sorumlu Devlet Bakanı, İçişleri Bakanı, Valiler, Emniyet Müdürleri, polis, jandarma, istihbarat birimleri...
Peki Başkan... O futboldan. Hatta mümkünse uluslararası boyutundan.
Neden ? Çünkü, her istediğini nasıl alacaksın sadece adalet dağıtmak için gelmiş bir adamdan. Nitekim, sayın Levent Bıçakçı'nın programını gördünüz; daha oylar sayılmadan, seçim günü bile gelmeden üç büyüklere fazladan yabancı müjdesini verdi bile. Havuz'un değişebileceğini ima etti. Bu arada yönetimine iktidarın bilinen isimlerini monte etti. Daha kimbilir nasıl sersemletecekler kendisini.
Seçimi kaybeden belli
Diyeceksiniz ki, seçimi sayın Bıçakçı'nın kazanacağı nereden belli ? Hiç farketmez. Önemli olan bizim teslimiyetçiliğimizdi. Seçimi kim kazanırsa kazansın, kaybeden Türk Futbolu.
Peki, ya Levent Bıçakçı seçildikten sonra Türk Futboluna şeffaf ve temiz sayfa açarak tarihe geçecek başkan olursa?..
İmkansız ama, olursa da yazık!.. Öyle bir deha bile, o koltuğa oturmak için mandacılara ihtiyaç duyuyorsa vah benim ülkeme.
Bu seçim, bir tek şeyi açığa çıkarıyor; o da "Türkiye boyun eğenler ülkesi". Bir iktidar değişiyor, koskoca ülke özelinden özerkine kadar yeni siyasal dalgaya entegre oluyor. Dikkat edin, bugün üç eski Futbol Federasyonu başkanı birden oyunun dışına alınıyor. Ulusoy, Yılmaz ve Ulusu.
Şunu da söyleyeyim, mandacıların desteği, siyasetin himayesi ile seçilen bir başkan, ağzıyla kuş tutsa nafile. Olumlu ne olacaksa alkışı övgüsü hükümete. İşler sarpa sararsa, çözüm yeni bir tayinde.
Evet, bugün seçim var!.. Seçimler demokrasilerin bayramlarıdır. Ne yazık ki bu seçimden bayram çıkaracak olanlar; bir mandacılar, bir de yeni paylaşımdan nemalanmak için uzun süredir tribünde oturanlar. Asıl bayram 85 yıl önceydi.
Elvan'a özel
Elvan kızımız, "işe" otostopla gidip ayı tarafından motive edilirken antrenörü Ertan Hatipoğlu "sosyal zorlukların" planın bir parçası olduğunu söylemişti. Limuzin, atleti yavaşlatırmış.
Peki Atina olimpiyatında Elvan'a özel konut, özel araç gibi ayrıcalıklar niye?
Aman hak etmediğini falan düşündüğümüz sanılmasın. Tam tersine... Bize kalsa yarışlar dışında ayağını yere bastırmayız bu kızın. Lakin merak işte. Acaba "planlar" mı değişti? Elvan mı? Elvan'ı koşturanlar mı?
Hagi'nin kariyeri
Galatasaray teknik direktörlüğü (kariyer açısından) Hagi'ye bir numara büyük gelir dedik diye kızanlar, Hagi'nin Galatasaray'a bir numara küçük olduğunu kendileri kanıtladılar. Mesela Fatih Terim'in hocalığında, ne kimse onun ensesine birini yapıştırabilirdi, ne de ensesine yapışan adamı kovaladı diye Terim gözden çıkarılabilirdi. Kariyer sadece tecrübe değildir. Sahibinin hata yapma oranını düşürdüğü gibi, sahibine hata yapılmasına da engel olan bir birikimdir ki, Hagi'de yeterli olmadığını biz tahmin ediyorduk, yönetim belgeledi.
İngiliz meslektaş
Daily Ekspres yazarı İngiliz meslektaşımız, 2005 Şampiyonlar Ligi finali İstanbul'a verildi diye "UEFA ruhunu şeytana sattı" demiş. Bu bir iltifat... Teşbihe bakılırsa şeytan gibi akıllıyız. UEFA'nın ruhunu alacak kadar zenginlik de cabası. Teşekkürler Mattew Dunn, yeryüzündeki ilk adamsın bu işe uyanan. Artık bildiğine göre senin ruhun kurtuldu, sakın İstanbul'a gelme başka bir şeyini kaybetme.
Trabzon'un sabrını sınamak
Trabzonspor'un sayın Ulusoy'u desteklemesi, o adaylıktan çekilince yine kaybedecek adaya dönmesi, aslında içten pazarlıklı olmaktan çok uzak bir Anadolu dürüstlüğünün belgesidir ama, bu zamanda Taksim'e bırakılmış şüpheli paketi ayakla yoklamak kadar tehlikelidir.
Nitekim, Naklen Yayın ihalesinden sonra Trabzonspor payının tartışmaya açılmasından tutun, Trabzonspor maçlarının şifresiz kanala kaydırılma olasılığına kadar üst üste gelen tüm "şanssızlıklar"ın altında hep bu "yanlış ata oynama"nın ipuçları var. Trabzon dürüsttür, ama tufaya getirilince başka özellikleri ön plana çıkar. Umarım Trabzon'da birkaç yıldır düşen tribün tansiyonunu bu tür masa başı oyunlarıyla yeniden fırlatmazlar.
eguven@milliyet.com.tr
|
|
|

|