Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 23 Temmuz 2004 / Cuma  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Business      Otomobil      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik
"Ben okurun şımarttığı bir yazarım"

Gazeteci Ahmet Tulgar'ın iki kitabı birden yayımlandı. Tulgar "Hayatımı vakfettiklerim, bu ülkenin sokaktakileri. Onları sevmek içimden geliyor ve ben hep onlardan yanayım. Onun için de beni sevmelerini istiyorum" diyor

MEHMET GÜNDEM


Ahmet Tulgar'la tanıştığımızda ona söylediğim ikinci cümle "Biraz dağıtmışsın" olmuştu. Yanıldığımı sonra anladım. Düzensizliğin düzeni onun yaşam biçimiymiş. Dağıtmadan hiçbir şeyin mücadelesi verilmiyor bu hayatta. Gazetede, küçük ve ıssız bir ada gibi o.
Kendi doğrularının izini süren, sosyalist kimliğini bir antika gibi yanında taşıyan, dünya malına temayülü muteber görmeyen, askerlik anıları yerine, mahpus günlerini anlatan, aksini adaba aykırı bulan, iktidarın bütün versiyonlarına baştan tavır alan duygusal biri. Daha çok uzakları, daha az bugünü yaşıyor. Bu meslekte tavrı ve duruşu net az sayıda insandan biri o. Başkalarının acılarına duyarlı bu duygusal gazeteci, şimdi yazı ve röportajlarından seçme iki kitap çıkardı: "Tam Yakalandığımız Yerden" ve "Mahallede Herkes Kahramandır". Teliflerini İnsan Hakları Vakfı'na bağışladı. Ahmet'in "çocukları" gibi gördüğü kitaplarına eli değdiğinde yanındaydım. Heyecanına, mutluluğuna, sevgisine ve kitapları okşamasına tanık oldum. Şimdi diyorum ki, Ahmet'i sevin. Siz sevmezseniz o kendini daha çok sevecek. O kadar ki kendisini paylaşmaktan vazgeçecek. Kaybetmeden sevin onu.

"Benim işbirlikçim okur"
"Tam Yakalandığımız Yerden" ve "Mahallede Herkes Kahramandır". Bu kitapların senin için anlamı nedir? Kaybettiğin yazıdan çocuklarına kavuşmak mı?
Çok doğru, onlar benim çocuklarım. Gazetede yapılan her şey bir müddet sonra kayboluyor. Yazılarımı uzun süre hatırlarım, fakat röportajlarımı çok hızlı unutuyorum. Kitaplar kendimle yüzleşmemi, kendi süreçlerime yeniden bakmamı sağladı. Okur açısından da onlara daha derli toplu bir Ahmet Tulgar sunuyor.

Yazıları daha fazla sahipleniyor, röportajlara ise nazlanıyorsun. İnsanlar seni iyi bir röportajcı olarak tanıyor. Bu haksızlık değil mi?
Yazılarda, özgürlüğün her türüyle ben varım. Röportaj yapıyorum ama ben bir yazarım. Yazıların tamamı benim, röportajları bir başkasıyla paylaşıyorum. Biraz bana biraz ona ait. Röportajlarda karşılıklı bir etkileşim var. Etkiliyor, etkileniyorum. İktidarımı muhatabım üzerinde şiddetle uygulamaktan kaçınıyorum. Sükunetli bir röportaj ortamı da okura karşı haksızlık olur. Mücadele ve uzlaşma, tıpkı hayattaki gibi.

Soru sormak sana haz veriyor mu?
Çok. Soruları merak ederek soruyorum. Sorarken de içimden ne diyecek diye geçiriyorum. Bazen de soruyu sorup dalıyorum, cevabı hatırlamadan yeni bir soruya girişiyorum. Bunu kaseti çözerken fark ediyorum.

Soruların cevap gibi, hem yorum var hem de çok uzun. Kitapta itiraf ettiğin gibi, kendini sokaktaki insana anlatma ve sevdirme çaban var sorularınla. Soru ve sokak arasında nasıl bir ilişki kuruyorsun?
Röportajda okurun asıl ilgilendiği sorulardır. Çünkü o insanların pek çoğunu medyada sürekli demeçler verirken görüyorlar. Toplumda bu insanlara bir taraftan ilgi oluşuyor, bir taraftan da öfke. İşini o ilgiyi hesaba katarak yapan bazı gazeteciler onlara çanak sorular soruyor. Ben ise sorularımla medyatik örtünün altındaki gerçeği göstermeye çabalıyorum. Böylece okur nezdinde daha dost algılanıyorum.

Okurla işbirliği mi yapıyorsun?
Okur ve ben birlikteyiz. Röportaj yaptığım kişi karşımızda.

Kendini okura anlatma çabanı anlıyorum ama sevdirmeye dönük çaban problemli değil mi?
Hayatımı vakfettiklerim, bu ülkenin sokaktakileri. Sokaktaki bir çocuk bana kendi çocuğum gibi geliyor. Onları sevmek içimden geliyor ve ben hep onlardan yanayım. Onun için de beni sevmelerini istiyorum. Ben okurun şımarttığı bir yazarım. O kadar şımartılmışım ki, sokakta mutlaka birileri bana destek verir diye düşünüp her türlü kavganın içine giriyorum. Sokakla çok özel bir ilişkim var.

"Süleymaniye'de kendimi çok iyi hissediyorum"

Sen hayatı nereden yakaladın?
Sokaktan. Benim artım hem Türkiye'de hem de dışarıda sokak tecrübesini yaşamış olmamdır. Hayatın gerçeği, zenginliği sokakta var.

Hayat seni nerenden yakaladı?
Küçük yaşlardan itibaren kendimi beğeniyor olduğumu hissettim. Hayat beni oradan yakaladı. Bu hayat güzel ve sen de güzel şeyler yapacaksın duygusunu hissettim. O yüzden bu dünyada kendi evimdeyim.

Kitabın kapak fotoğraflarını Süleymaniye Camii'nin avlusunda çektirdin. Mesaj kaygısı var mı bu tercihte?
Hayır. İstanbul'la bütünleşmiş bir yer. Süleymaniye'ye geldiğimde kendimi çok iyi hissediyorum.

İçeride mi dışarıda mı?
İkisinde de. Burada hayatın anlamını kavrıyorum. Süleymaniye'de tam benim tasavvur ettiğim güzellik, duygu, estetik ve akıl var. Süleymaniye'yi karış karış bilirim. İçeri girdiğimde imamlara "Camimiz nasıl?" diye sorarım, bir insanı sorar gibi.

Kitapta senin yüzüne vuran ışık nereden geliyor?
Türkiye'ye özgü bir ışık olduğunu düşünüyorum, geliyor ve benden yansıyor.

"Beni bir de özel olarak solcular, Kürtler ve İslamcılar seviyor"

Hiç kendini kahramanlaştırdığın anlar oluyor mu?
Kahraman gibi değil de, hayatın bütün gelgitlerini görmesi istenmiş, kendisine güzel bir hayat bahşedilmiş birisi olarak görüyorum. Büyüdüğüm günlerde tevazu ve tevekkül önemsenirdi, dünya malına düşkünlük adaba aykırı bulunurdu. Benim dünya malıyla bir işim yok. Ölürken geriye bakıp şöyle diyeceğim: İstediğim gibi bir hayat sürdürdüm ve iyi bir insan oldum.

Sokaktaki adam "Helal olsun, ne güzel sormuşsun" diyor mu sana?
Diyor. Milliyet okuru uçları pek sevmez ama beni tutuyor. Milliyet geniş bir okur kitlesine sesleniyor. Beni bir de özel olarak solcular, Kürtler ve İslamcılar seviyor.

"Cevabı kısaltırdım da sorularımı kısaltmazdım" diyorsun kitapta. Sana soru sorulması vaktinin geldiğini mi düşünüyorsun?
Tabii ki. Aslında benim asıl işim soru sormaktan çok cevap vermek olmalı.

Şimdi yanlış bir iş mi yapıyorsun?
Megolamani gibi algılanmasın ama bende gazeteciliğin her türüne ait garip bir beceri var.

Sosyalist hareket içinde yer aldığın için 1983-87 arasında cezaevindeydin.
İnsan bir mucize. En kötü koşullarda da yaşamla bağlantı kurup orada da güzel bir hayat kurabiliyor. Cezaevinin cezalandırma süreci ilk bir aydır. Sonra ruh o sürece alışıyor. 12 Eylül sürecinde, bizim gibi yaşayıp da dışarıda olmak adaba aykırıydı. İçeri bilinçli olarak girdim ve bilinçli olarak çıktım. Eski solcular "Biz artık bu işleri bıraktık" deseler bile hayatlarının bir yerinde o ideolojik kopma sürüyor. O yüzden ya çok mutsuz oluyorlar ya da nihilist.

Kendini hâlâ mahpus hissedip onu kaybetmemek için elinden gelen kışkırtıcılığı, suça teşviki yapıyorsun...İlla kışkırtıcı olayım diye bir düşüncem yok ama ben ancak böyle kendimle barışık olabilirim. İçeri atmıyorlar artık.


CUMARTESİ
"Bizden iyisi yok"
"Köpek çantalarım 5 yıldızlı otel gibi"
"Ben okurun şımarttığı bir yazarım"
30 kiloluk yün yumağı İstanbul'da
Karı-koca düet yapıyor
Hem sesi hem korsajıyla büyüledi
Tatil için İstanbul'a geldi ebrucu oldu
Olimpiyatlarda 3 şeritli 5 bin atlet
Üç yeni yemek kitabı
NE OKUYALIM?
Önce biraz serinleyecek sonra ısınacağız
Pazarınızı caz dinleyerek geçirin
Önermeler
ALTI NOKTA KÖRLER VAKFI





Sarıkız''ın Anıları
Tuba Akyol
İlhan Uçkan

© 2004 Milliyet