Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 26 Temmuz 2004 / Pazartesi  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Business      Otomobil      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik
Tarihe 1000 Canlı Tanık
Urcun Paşa'nın kızı

Sağdaki fotoğraf Meral hanımın annesinin saçını kestirdiği yıla ait. (Meral Urcun annesi, babası ve kardeşleriyle. Yıl 1931.) "Babam mareşalin (Fevzi Çakmak) yanında şube müdürüydü. Yarbay olarak mareşalin kızının düğününe gitme hakkını haiz değildi. Fakat mareşal yarbayları da düğüne çağırmış bu defa. Annem eskiden Rus başı denilir, sıkmabaş takarlardı, demek ki, sene 1930-1931 ve Ankara'dayız. Mareşalin iki kızı vardı. Çocukları çok iyi aklımda; birisi Muazzez, birisi de Ayşe. Ayşe'nin düğününe gideceklerdi annem ve babam. Nikaha giderken babamın şapka giymesi icap ediyor, annemin de. O gün berbere gittik, annemin saçları topuz, şapkacı 'Katiyen size şapka olmaz, saçlarınız çok fazla, yine sıkmabaş yapın' dedi. Annem çok üzüldü, babama anlattı, babam da dedi ki, 'Madem öyle, saçını keseceksin ve de şapka giyeceksin, bundan sonra da başını açacaksın'. Annem saçlarını kestirdi ve o gece düğüne gittiler. Düğün Ankara Palas'ta olmuştu."

İÇİMİZDEN BİRİ MERAL URCUN (74)

Asker olan babası Rıza bey ile Fatma Medine hanımın ilk çocukları olarak 1922'de İstanbul'da doğar. Babasının tayinleri nedeniyle sırasıyla Sarıkamış, Ankara, Bursa, Antalya, Ezine'de yaşar. Sarıkamış'ta iki kardeşi daha olur. Antalya'da ortaokul 6. sınıftayken İstanbul Erenköy Kız Lisesi'nde okumak üzere İstanbul'a gelir. Okulu bitirdiği sene, 1939'da Sarıkamış kaymakamı ile evlenir. Bu kez eşi Ziyaettin Oğuz ile Anadolu'yu gezer. Ankara'da yaşadıkları yıllarda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne devam eder ve 1947'de mezun olur. Serbest avukatlığa 1948'de Sivas'ta staj yaparak başlar ve Edremit'te ilk yazıhanesini açar. Daha sonra İstanbul'da banka avukatlığı yapar, 1990 yılında emekliye ayrılır. İlk evliliğinden iki çocuğu olur. Halen Erenköy Kız Lisesi'ni Bitirenler Derneği bülteninde yazılar yazan Meral Urcun pek çok derneğin kurucusu ve aktif üyesi. Kendisiyle '30'lu yıllarda aldıkları köşkün yerine yaptırdıkları evinde, Suadiye'de görüştük. Bu hafta yaşam anlatımının ilk bölümünde, asker babasının tayinleri ile tanıdığı kentlere ve Erenköy Kız Lisesi yıllarına yer verdik...

Annemle babamın nikahlandığı sene, 1918'de Birinci Cihan Harbi çıkıyor ve babamı Filistin cephesine yolluyorlar. Babam iki sene esir kalıyor orada. 1920'de dönüyor. Daha önce de Balkan Harbi'ne katılmış ve yaralanmış. Eskiden subaylarda, kaç kere yaralanmışsa, sol kollarında kırmızı, küçük bir bant bulunurdu. Beş-altı tane olanını biliyorum. Babamda iki tane vardı, iki kere yaralanmış. 1922'de doğuyorum, on dört aylıkken babamın Sarıkamış'a, şark hizmetini yapmak üzere, kurmay binbaşı olarak tayini çıkıyor. Biz yoldayken cumhuriyet ilan ediliyor. İki kardeşim de Sarıkamış'ta doğdu. Beş buçuk sene sonra Ankara'ya tayin olduk. Keçiören'de ev tuttuk. Ben okula başladım. Hatta o yaz babam eski Türkçe öğretiyordu, bir türlü öğrenemiyordum. 'Allah'ım' diyordum 'ben bunu nasıl öğrenecem?' Derken, bir mucize oldu, harf inkilabı oldu ve yeni Türkçeye yöneldik... Evimizde hakikaten çok büyük bir sevgi halesi vardı. Ama babamın asker olması dolayısıyla evde hiyerarşik bir sistem vardı. Şöyle ki, ben en büyük kızdım, mesela annem sokağa giderken, üç şeker bana verirse, ikinci kıza iki şeker verirdi, üçüncü kıza bir şeker verirdi. Mesela annem, babam gelmeden evvel üç kızını doyururdu, ondan sonra karı-koca beraber yemek yerlerdi. Sonradan ilk beni aldı sofraya, arkadan diğerlerini. Ankara'dayken, babam atla giderdi genelkurmaya, şube müdürüydü. Hiç unutmam bir gün yine eve atıyla geldi. Cuma diye bir seyisi var. Ben de heveslendim, adama yalvardım yakardım, ben de bineyim falan diyerek. Sonunda bindim, sanki böyle büyük bir süvariymişim gibi, atın böğürlerine tekmeleri basınca, at aldı beni kaçırdı. Düştüm ve ayağım kırıldı. Babam bunun üzerine 'at' ve 'Cuma' kelimelerini yasak etti. Seyisten bahsederken 'O geldi' derdim. Kardeşlerim de bana inat takılırlardı. Günlerden bugün hangisi diye sorarlardı, Cuma demem yasak ya, 'o gün' derdim. Annem hayatı boyunca bir günü, babamı, kalkıp yolcu etmeden geçirmemiştir. Yani her gün, her sabah muhakkak kalkar, babamın çayını hazırlar, kaputunu tutar, öyle yolcu ederdi, hatta bize de derdi ki, 'Bak siz de öğrenin, kocalarınıza bunu yapın'. Tabii hiçbirimiz yapmadık o da başka. Annem babama önceleri 'bey' diye hitap ederdi, general olduktan sonra 'Paşam' diye hitap etmeye başladı. O yıllarda küçük kız kardeşim çok zayıftı, annem rakıda kinini ezer içirirdi. Bir de iştahı açılsın diye şarap içirirlerdi. Biliyorsunuz kinin sıtmaya iyi gelir. Kız kardeşim sıtma geçirmişti, çok yaygın bir hastalıktı o zamanlar. Ankara'dan, Bursa'ya oradan da Antalya'ya tayin olduk. Babam Antalya'da 52. Alay kumandanı oldu. İşte benim Atatürk'le tanışmam o zaman oldu. Ben ilkokul son sınıftaydım, 1933'tü galiba."

Rus çarının yazlığı
"Babam Antalya'dan sonra Ezine'ye tugay komutanı olarak tayin oldu. Babamızla iftihar ederekten ondan ayrılmak zorunda kaldık. Çünkü orda ortaokul yoktu. Benim İstanbul'a, Erenköy Kız Lisesi'ne yatılı olarak kaydolmam şart oldu. Hakikaten çok iyi yetiştik hepimiz, gayet iyi şartlarda. Geriye pek bakmıyorum. Yatılı okuyordum, yeni şartlara çok çabuk intibak etme kabiliyetim vardı. Ailem benden daha hüzünlüydü. O zaman mektuplar altı kuruşa giderdi. Babam, 'Mektup yazmayı ihmal etmeyin' derdi sık sık. Çok küçük yaşta mektup yazmaya başladım. Hatta biz haftada bir, akrabalarımız vardı, onların yanına çıkıyorken de, ben sonradan vazgeçtim, mektebin hafta sonu da hoşuma gitmeye başladı. Hafta sonları hamam sefalarımız vardı. Mayısta, süt ve simit dağıtılırdı, sabah kahvaltısında, kuyruğa girerdik böyle. Hafta sonları yalnız harika bir şey yaparlardı, onun tadı hâlâ damağımdadır. Kaysı tatlısı... İçine kaymak koyaraktan. Yemek için sıraya girerdik, bazen diğer sıranın tatlısı konulduğunda, onu alır, aşağıya saklar, sonra kendi tarafımıza gelir, yeniden tatlı alırdık. Dağıtan kadın gelir, 'Evladım ben buraya tatlı koymuştum, nerede?' diye arar bulamazdı. Sabahları dokuz tane, zeytin ve bir dilim peynir verirlerdi, çay masalara çaydanlıklarla gelirdi... Erkek liseleri Haydarpaşalılarla, Galatasaraylılar bizi severlerdi. Erenköy'ün bahçesi, Kandilli'nin manzarası, Çamlıca Kız Lisesi'nin de binası diyerekten. Yalnız bir-iki böyle yaramaz kızlarımız vardı, onlar bir-iki kişi bahriyelilerle böyle ahbaplık ettilerdi, mektep çok büyüyünce, tam böyle yolun üstündeydi , o arkadaşlara, sevgilileri kutuyla pasta atarlardı bahçesine .
O pastanın içinde mektuplar olurdu ve kızlar hafta sonları çıkınca onlarla buluşurlardı. Hatta bir tanesi evlendi. Üç kız kardeş fasılalarla, ikişer üçer sene arayla Erenköy'den mezun olduk. İkimiz avukat, birimiz doktor olduk ki annem hiç bu meslekleri tutmazdı." 1937'de tümen komutanı olan Rıza bey, tekrar Sarıkamış'a tayin olur ve yaz tatillerinde Sarıkamış'a ailesinin yanına gider Meral hanım. "Oturduğumuz bina, çarın yazlık köşküymüş. Orada, böyle duvarlar bir buçuk-iki metre kalınlığında yapılmış duvarlardı. Ve orada pej tabir edilen, böyle köşede sobalar vardı, askerler oraya odun doldururlardı. Tabii çam ormanı içinde her yer, odun yakılırdı. O böyle iki saat yanar, altlı üstlü kapatırlar, 24 saat dört oda ısınırdı. Büyük bir salon vardı, babamın aylığı, iki yüz-iki yüz elli liraydı. Eşyaların demirbaş listesi vardı, hiç unutmuyorum, sade bir masa üç yüz liraydı. Ona göre, hep Rus çarlığından kalmış. Çünkü bu Sarıkamış, Kars birkaç kere el değiştiriyor. Bunlar bizden harp tazminatı almışlar ve harp tazminatıyla bu binaları yapmışlar. O günlerde, artık biz biraz daha büyümüşüz. İşte orada yetişen kızlar, kardeşlerim falan, evde toplanıyoruz orada, subaylar başlıyorlar atlarla geçmeye. Biz başladık, seninki geçti, benimki geçti bilmem ne diyerekten böyle birbirimizle konuşuyoruz. Bir gün baktık ki, bu subaylar yok, bekliyoruz, bekliyoruz, hiçbiri geçmiyor, meğerse babam bunları yasak etmiş, köşkün iki tarafına nöbetçi koydurtmuş, subayların oradan geçmesini yasak ettirtmiş." 1938'deki yaz tatilinde eve geldiğinde, yaşamını değiştirecek bir karar alınmıştır. Annesi ve babası kızları Meral'i kaymakamla evlendirmeye karar vermiştir. "O arada subaylar istiyor. Kaymakamı annem daha münasip görmüş. Artık beni böyle evlendirmeye karar verdiler. Tam evleneceğim kesinleşti. O sırada bana telgraf geldi, okula... Hiç unutmuyorum, bir subay, 'Vaki olan teşebbüsüm hakkında, fikirlerinizi acele öğrenmek ister, sizi hürmetle selamlarım' yazmış. Kelime kelime aklımda. Mektep idaresi beni çağırdı, bu adam kim diyerekten. Bu arada tatillerde Sarıkamış'a gitmeye devam ediyorum. 30 Ağustos'ta balolar, düğünler, dernekler oluyordu Sarıkamış'ta. Böyle güzel tuvaletler de yaptırttık. Böyle süsleniyoruz püsleniyoruz, fakat bana dans ettirmiyorlar. Ben de on altı yaşındayım, birisi geldi mi dans etmeye, babam 'Tabii evladım, tabii' diyor, beni alıyor, benimle babam dans ediyor. En nihayet ben artık dayanamadım, böyle uzaktan da çok beğendiğim bir subay vardı, daha o subay babama gelip teklifini yapmaya vakit olmadan pistin ortasına fırladım ve dans ettim. Evde kıyamet koptu. Ortanca kardeşim söylendi, 'Sen dans ederken kaymakamla babam protokol masasında oturuyorlardı' diye."

Atatürk'ün aşçısının yaptığı kanepe

"Atatürk de komşu köşke geliyor, bizim de evin böyle üç tane kapısı vardı, biri arka sokağa bakıyor, biri yan, biri ön sokağa... Oraya polisler geldi mi, biz anlardık ki, Atatürk geliyor. Zaten komşunun kızı geldi, kardeşimin arkadaşıydı, dedi ki 'Bize Atatürk gelecek, aşçıbaşımız da kanepe yapacak'. Ben de hemen arkadaşları çağırdım. 'Ay' dedim, 'onların aşçısı aynı zamanda marangozmuş , kanepe yapacakmış. Onun için gelin.' Sonra 'Demek ki kanepe yapacak dediğine göre Atatürk bahçede oturacak' dedim. Hemen arkadaşlar geldiler, bahçede dükkanlar vardı, o dükkanların üstünde teras vardı, biz hepimiz o terasta oturduk. Atatürk geldi, zaten geldiğinde biz hemen alkışlarız, o da şapkasını çıkartır, bize selam verir. Geldi, burda hep genç kızlar, cıvıl cıvıl,
15-20 tane kız oturmuş, ondan sonra girdi komşuya, Atatürk çıkmaz, çıkmaz, çıkmaz. 'Ah' dedik, 'aşçıbaşı kanepeyi yetiştiremedi'. Ondan sonra ertesi gün, bir tepsi içinde, 'Bu kanepeleri size aşçımız yolladı' dediler. O zamanlar kanepeyi belki de diyorum Türkiye'de ilk biz öğrendik, yetmiş sene evvel, kimse bilmiyordu ki kanepenin ne olduğunu."

Düzeltme: Geçen hafta yayımladığımız Abdülsettar Hayati görüşmesinin görüntü kaydı Ahmet Aküzüm (Diyarbakır Sanat Merkezi) tarafından yapılmıştır.

Kaynak kişi önerilerinizi ve maddi desteklerinizi bekliyoruz.
Telefon: (0212) 327 86 58
Faks: (0212) 227 37 32
e-posta:tbct@tarihvakfi.org.tr

Proje danışmanları: Doç. Dr. Aynur İlyasoğlu, Doç. Dr. Esra Danacıoğlu
Görüşmeyi gerçekleştiren: Gülay Kayacan
Görüntü kaydı : Tamer Üstel
Deşifre / redaksiyon: Sevil Üzrek
Yayına hazırlayan: Tuba Çameli

Gelecek hafta: Meral Urcun avukat oluyor...


PAZAR
Bu olimpiyatlarda madalya umudumuz kadın sporcularımızda
Ünlü aşklar Kalizma'yı efsane yat haline getirdi
'Konserin yedek planı olmaz çünkü sanatçının yedeği yok'
Kartviziti olmayan bu partiye giremez
Gençler internette kendi sanal starlarını yarattılar
Yaz ayları kas ve baş ağrılarını artırıyor
Atlarken boynunuzu zedelemeyin!
"Her an yaşamla ölüm arasındayım"
Evliliğin ve ilişkilerin astrolojisi
Bu da "Kokteyl Turka"...
Bodrum'da denize karşı kebap
Urcun Paşa'nın kızı
Kötü bürokrat iyi bürokratı kovar!
Boğaz'da bir lezzet limanı
Hormonlu sadakat
Mostar Köprüsü
Formatımızda var diye üçkağıtçı mı olalım?
Bir Köroğlu hikayesi
Bermuda Şeytan Üçgeni





Ahmet Turhan Altıner
Ali Rıza Kardüz
NEVSAL ELEVLİ
İlber Ortaylı
Tuba Akyol
Ülkü Tamer
Yalvaç Ural

© 2004 Milliyet