Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 31 Temmuz 2004 / Cumartesi  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Business      Otomobil      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik
Çocuklarımız treninize biner ve ölür...

Sarıkız''ın Anıları


Geçen hafta meydana gelen "kurgulanmış" tren kazasının sonrasında, cumhuriyetle değil padişahlıkla idare edildiğimize bir kere daha kanaat getirmiş bulunuyorum. Bu yüzden aşağıda anlattıklarım sadece o zevata hitabendir. Çocuk sahibi olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmeyen, en azından "bizlerin" bu işi farklı yaptığımızı zanneden zevata...
Şimdi sizlere göre, biz "bazı kadınlar" bacaklarımızı açar ve bir zevk esnasında hamile kalıveririz. Sonra o önemsiz et parçası karnımızda kendiliğinden büyüyüverir. Ve kendiliğinden de hop diye doğar. Sonra biz bunları eşin dostun yardımı ile dışarı ülkelerde okutur ve imkanları olan birileri ile başgöz eder "yerlerine yerleştiririz". İşimiz de böylece biter. Bunlar da zaten hızlandırılmış trene filan binmezler, hepsinin özel otoları ve özel şoförleri vardır. Bu yüzden tehlikelerden uzak yaşayıp giderler.
Aslında biz "bazı kadınlar" için durum farklıdır sayın padişahımız. Bizler çocuğumuz karnımıza düştüğü andan itibaren, hayatla neredeyse bağlarımızı keseriz. Sıhhatli bir bebek dünyaya getirmek için, o tiryakisi olduğumuz sigarayı o saniye bırakır, beslenme adına her gün bir baş sarmısak, demet demet maydanoz yer, şişe şişe süt içeriz nefret ettiğimiz halde. Başımız ağrır, dişimiz çürür, Aspirin bile yutmayız ya çocuğa zarar verirse diye. Doğumdan önce Mısır Çarşı'larına taşınır, sepet filan alırız. Üstünü başını kendimiz dikeriz daha özenli olsun diye. Piyasadaki hazır bezleri -belki içinde naylon vardır diye- kullanmaz, el yapımı tülbentler sararız altına. Sonra onları günde 30 defa beyaz sabun rendesi ile yıkarız kar gibi. Doğum vakti gelir, doktorun bizi rahatlatmak için yapacağı iğneyi reddederiz yine çocuğumuza zarar verebilir diye. Sancımızı çeke çeke doğururuz. Üstelik bağırıp çağırmayız, yandaki anne adaylarını korkutmamak ve hastane personelini bunaltmamak için (Bakınız Alman Hastanesi 1982 yılı kayıtları. Doktor Selçuk Erez).
Daha sonra bebeğimize meme veririz 8 ay. Vücut hatlarımızın bozulacağı filan umrumuzda değildir. Hiç uyumadan geçen günler başlar. Çocuğumuzu yatırdığımızda nefesini dinleriz, döner de nefessiz kalır endişesiyle. Bazen altı pişik yapar. O zaman balık yağı ile yağlar, açıkta kalan vücudu üşümesin diye bir elektrikli soba ile ısıtırız soğuk kış geceleri yavrumuzu. Ocak devrilmesin diye de başında bekleriz sabaha kadar. Bazen birkaç Nişantaşı fındık faresi musallat olur, onlardan koruruz bebeğimizin minik burnunu.
Çocuğumuz büyür, onu kadın eline bırakmamak için biz mesleğimizi bırakır, başka meslekler icat ederiz kendimize. Bir taraftan onu ayağımızda sallarken, dokumaları elde yorgan gibi dikerek meydana getirdiğimiz ceket ve kabanları satarız eşe dosta.
Sayın padişah efendimiz, bir sorar mısınız bu arada eşinize, çocuğu büyütürken, bir cezveyi kaç kere ocağın üstüne koyup başında kaç saat bekledi?
Demek istemem, beslenmesi önemlidir yavrularımızın. Kerevizler rendeleriz yoğurtların içine, yulaflar koyarız her mamaya, küçük ceviz parçalarını ihmal etmeyiz iştah açsın diye. Düğün dernek eğlenceyi unuturuz. Güzel olmayı, kuaförü, bakımı da. Çok sevdiğimiz yüksek ökçeli iskarpinlerden de vazgeçeriz, onu daha güvenli taşımak için. Gece o uyuduğunda bizim uyanık olmamız gerekir. Ya üstünü açıp üşütürse! Bu yüzden saat kurarız. Saat başı zil çalar, biz kalkar onu yorganın altına sokarız, yeni bir zil sesine kadar uyumaya çalışırız. Üstelik şaşıracaksınız ama bu ve buna benzer uğraşıyı, onlara tüm gönlümüzü vererek ve seve seve yaparız.
Dişi çıkarken canı acır, bizim ömrümüz gider onun acısına. Sabahları, o bir lokma bedeni okula, tahta sıralara yollarken de içimiz sızlar. Sonra bütün gün aklımızdan çıkmaz, ya serviste ayağa kalkar da, şoför ani fren yapar da, yüzünü cama çarparsa diye! Bazen minibüsü 20 dakika geç kalır, bizi Amerikan Hastanesi'ne kaldırırlar kalbimiz durmak üzereyken. Tüm ömrümüz, elimiz çocuğun sırtında geçer, terler de fark edemeyiz diye. Amacımız çocuğumuzu bir Aspirin bile almadan büyütmektir. İlaçsız ve hastalıksız.
Böylece, yukarıda daha hiçbir şeylerini anlatamadığım bu "bazı çocuklar" bir gün sizin hızlandırılmış treninize biner ve ölürler sayın padişahımız. Tıpkı 21 yaşındaki İrem Candan gibi.

Not: "Japon padişahı olsaydı harakiri yapardı" diyor, omuz başımda yazdıklarımı okuyan oğlum. Bir de kendisini nasıl büyüttüğümü ilk defa öğreniyor galiba.

Yazara e-mail



CUMARTESİ
"Daha ilk 'merhaba'da aramızdaki duvar yıkıldı"
Yaz gitmeden modaya kış geldi
"Pako evimizin büyük oğluydu"
Eminönü'nde işportacıların yerini şimdi sanatçılar aldı
Artık güzelliğiyle değil binbir yüzüyle her rolde
Kuşbakışı İstanbul
Köşkteki lüks kebapçı
Türkçe müziğe ve dansa doyacağız
Gant Cup Bodrum'da
Kahvaltıda caza devam
Sıcaklıklarda düşüş görülecek





Sarıkız''ın Anıları
Tuba Akyol
İlhan Uçkan

© 2004 Milliyet