Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 31 Temmuz 2004 / Cumartesi  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Business      Otomobil      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik
Kuralı nereye oturt'caz anne?


Birkaç gündür sabah 8.30'da uyandırılıyorum. 8.30! Tam kulak hizamda bir çığlık: "Tuu- baaaa"... Devam ediyor: "Booom-baaa"... Sonra kafama bir yastık yiyorum. Ve karnıma. Ve bacağıma. Ve koluma. "Booom-baaa!"
Böylece uyanmış oluyorum. Sonra birbirimize yastık fırlatıyoruz. Ben hep ıskalıyorum. O hep isabet ettiriyor. O saklanıyor. Ben onu asla bulamıyorum. Saklandığı yerden çıkıp "Buradayım" diye bağırıyor. Ben de "Hah vurdum şimdi seni" diyorum. Yine vuramıyorum.
Sonunda tüm bombalar onun tarafına geçiyor. Hepsi onun oluyor. Ben artık bombalara dokunamıyorum. Çünkü çalar saati tam da o andaki saate kuruyorum. Ne zaman yastık-bombalara dokunsam; o, elindeki saatin alarmını "on"a getirip, saati güvenlik alarmı niyetine öttürüyor. Böylece dünyanın tüm polisleri, uğv uğv (polis arabası nasıl bağırır?) beni yakalamak üzere harekete geçiyor.
Sonra bomba-yastıklarla bizim yatağın üstüne bir ev yapıyoruz. Yastık-duvarlarla çevrili evin çatısını yatak örtüsü ile kapatıyoruz. O yastık-eve giriyor. Ben misafir gidiyorum. Bu kez saat benim elimde. Saatin alarmını açıyorum, kapı zilini çalıyormuşum gibi yapıyorum. Eve buyur ediliyorum. Kapı önüne sıkışıyorum. O bana çay yapıyor. Bir de kek. "Şiişt" diyor sonra, "sessiz ol, Kirbit uyuyor içeride." Bakıyorum yastık-evin dibinde, ayı-Kirbit yatmış bir güzel, benim uyuyamadığım uykuları uyuyor.
Deniz birkaç gündür bizde kalıyor. Dört yaşında. Senem'in oğlu. Senem'le Deniz, Bodrum'a gitmeden önce, bir nevi erken tatil niyetine, bizim eve kondular.
Şikayetçi miyim? Elbette. Ben daima şikayet edecek bir şeyler bulurum. Uykusuz kalıyorum mesela. Ama açıkçası şu sabah oyunlarını, Deniz'den bile daha çok sevdiğimden şüphelenmiyor değilim. Çünkü Senem "Hadi Deniz, servis saati" dediğinde, Deniz kreşe gitmek üzere hafif mahzun ayakkabılarını giyerken, ben neredeyse ağlayıp mızıldanacak kıvamda oluyorum. Akşam olsun, Deniz kreşten dönsün, yine oynayalım diye de dört gözle servis yolu gözlüyorum.
Bazen kreş çıkışı, eve geçmeden önce bir kafede oturuyoruz. Biz annesiyle konuşurken, bir yandan da Deniz'e kulak kabartıyoruz. Masanın üstündeki mumu gösterip, "Bu şimdi yangın olsun, tamam mı?" diyor. "Alın, bunlar araba" diye bize masanın üstündeki sigara paketlerini uzatıyor. Sigara paketleri itfaiye arabası oluyor, nani nani ya da bilemiyorum işte, dadi dadi, yangın-mumu söndürmeye gidiyoruz.
Bilgisayardaki tüm oyunların "en yüksek skorları"nı sıfırladım, Deniz'le birlikte oynadığımız her oyunda rekor kırıp, çok seviniyoruz. Ama bilgisayardaki mayın tarlası oyununda başarılı olmamız için akşam yemeğinde tabağımıza konan her şeyi bitirmemiz şart. Yoksa, üstü kapalı mayınları nasıl görebiliriz ki? O zaman da hep mayına basar patlarız. Patlamayalım. Tabağımızda artık yemek bırakmayalım.
Geçen akşam, yemekteyiz. Anne- Senem dedi ki "Deniz, lütfen ısrar etme. Yemek bitmeden oyun yok. Bu kuralı oturtmamız lazım!"
Deniz tabağa baktı; "Mercan" dediği (bu onların arasında bir espri) ve hakikaten çok sevdiği sevgilime baktı, acaba destek verir miyim diye bana baktı ve baktı gördü ki annesine karşı kimse onun yanında durmayacak: "Kuralı nereye oturt'caz anne" dedi, "Masaya mı?"

* * *

Senem hakikaten uğraşıyor oğlu için. "En iyisi" için. Her öğünde ne yenilecek, itinayla planlanıyor. Pedagoglara taşınılıp, öğütler alınıyor. Tüm bu öğütler dikkatle uygulanıyor. Deniz'e zaman ayrılıyor, onunla oyun oynanıyor, her söylediği dikkatle dinleniyor, her sorusuna onun anlayabileceği düzeyde ama doğru cevaplar veriliyor.
Ama gün gelecek, eminim; Senem'in tüm bu yaptıkları Deniz'e az gelecek, eksik gelecek, sanki yeteri kadar değilmiş gibi gelecek... İlla ki bir kusur bulacak onda.
Biz büyür büyümez ilk iş kendi ailelerimizde kusur bulmadık mı? Kendimizdeki her kusurdan annemizi- babamızı sorumlu tutmadık mı? Deniz de hayatında ters giden her şeyden, gün gelecek, Senem'i sorumlu tutacak.
Ve şikayetlerinin çoğunda da haklı olacak. Nasıl biz ailelerimizden şikayet ederken haklıysak, Deniz de haklı olacak.
Ama biz hep şunu atlıyoruz:
Madem kusurlarımıza ailemiz sebep, peki ya iyi taraflarımız? Onları niye doğuştan bize aitlermiş gibi sahipleniyoruz? O zaman onları da ailemizden bilmemiz gerekmez mi?
Deniz, Senem'den iyi şeyler de öğreniyor. Deniz büyük ölçüde Senem sayesinde Deniz olacak.
Deniz var ya, büyüyünce şahane bir insan olacak.

"Hepimizin ailesi bizde duygusal hasar yarattı"

Deniz TV seyretmiyor. Evet, çocukların TV seyretmesi pek de iyi bir şey değil. Ama birazcık seyretse... Yani kendim için bir şey istiyorsam namerdim, yemin ederim; fakat ısrarla onu televizyondan uzak tutan annesi için hayat nasıl zor bilemezsiniz.
Neyse, ben Deniz annesiyle oynarken "Scrubs"ın tekrar bölümünü izledim.
Anneler ve babalar ve çocukları gibi bir bölümdü. O bölümün senaryosunu indirdim şimdi internetten. Buyrun, şöyle bir şey:

J.D. (Üzgün ve sinirli): Babam yine beni ekti.

Dr. Cox: Pardon, eee, uyuşturucu bağımlısı değilsin, değil mi?

J.D.: Ne? Hayır!

Dr. Cox: Hapiste misin? Dayak yedin mi? Kötü mü beslendin?

J.D.: Bugün öğle yemeğini atladım ama bütün gün bir şeyler atıştırdım.

Dr. Cox: Yani sen gayet sağlıklı 26 yaşında bir doktor olarak, babanın ne kötü bir insan olduğundan şikayet ediyorsun. Öyle mi?

J.D.: Bende duygusal hasarlara neden oldu...

Dr. Cox: Hepimizin anne-babası bizde duygusal hasarlara neden oldu. (...) Bana güven, baban senin üzerinde çok daha kötü bir iş ortaya çıkarmış olabilirdi. Anladın mı?

"Bu kitap komik bir kitap değil. Kahramanı espri yapmayı bilmiyor"

Mark Haddon'ı anneler-babalar tanıyordur herhalde. Yazdığı çocuk kitapları münasebetiyle. Ben kendisiyle bu kez biz büyükler için yazmış olduğu "Süper İyi Günler- Christopher Boone'un Sıradışı Hayatı" adlı roman sayesinde tanıştım.
Christopher Boone 7 bin 507'ye kadar tüm asal sayıları sayabiliyor. Yaşı sorulduğunda; yıl, ay, gün söylüyor: 15 yıl, 3 ay, 2 gün. Fakat bir insanın yüzüne baktığında o yüzün ne söylediğini anlamıyor. Kızgın mı, şaşkın mı, üzgün mü?
Christopher bir otistik. Ve bu roman, bir otistiğin ağzından yazılmış. Bir yerde şöyle diyor: "Bu komik bir kitap olmayacak. Espri yapmasını bilmiyorum çünkü anlamıyorum. İşte örnek bir espri: Adam hayatı boyunca çok çekmiş ama perdeleri..."
Dert çekmek-perde çekmek, kural oturtmak-masaya oturtmak... Deniz'in bırakınız bir espriyi anlamayı, espri yapması müthiş değil mi? Yoksa ben onu seviyorum diye mi bana öyle geldi?

Oyun zamanı...

Çocuklara yönelik TV kanalı Nickelodeon 2 Ekim'de en çok izlendiği saatlerde yayınına ara verip çocuklara "Şimdi oyun zamanı" çağrısı yapacakmış. Bu üç saatlik ara, kanala
10 milyon dolara mal olacakmış. Ama kanalın başkanı "Oyunun önemini bilmelerini istedik" demiş. Kimin oyunun önemini bilmesini istiyorlar acaba? Çocukların mı, çocuğunu TV'ye emanet eden ana-babaların mı? Doktorlar "TV izleyen bebekler otistik davranışlar gösteriyor" deyip duruyor. Kim dinliyor?

tubakyol@yahoo.com



CUMARTESİ
"Daha ilk 'merhaba'da aramızdaki duvar yıkıldı"
Yaz gitmeden modaya kış geldi
"Pako evimizin büyük oğluydu"
Eminönü'nde işportacıların yerini şimdi sanatçılar aldı
Artık güzelliğiyle değil binbir yüzüyle her rolde
Kuşbakışı İstanbul
Köşkteki lüks kebapçı
Türkçe müziğe ve dansa doyacağız
Gant Cup Bodrum'da
Kahvaltıda caza devam
Sıcaklıklarda düşüş görülecek





Sarıkız''ın Anıları
Tuba Akyol
İlhan Uçkan

© 2004 Milliyet