Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 08 Ağustos 2004 / Pazar  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Business      Otomobil      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik
Gerçek özgürlük kafada başlar, kafada biter

Satır Arası / Deniz Sipahi

47 yıl sonra politikaya veda eden Ecevit'in Hürriyet'te Yener Süsoy ile yaptığı röportajda ilgimi çeken bir bölüm vardı. Ecevit, "özgür olabilme" ile ilgili soruya bakın nasıl cevap veriyor:
"Gerçek özgürlük içteki özgürlüktür. Kafanızda kazılı sınırları aşabiliyor musunuz? İşte o zaman ancak gerçekten özgür olursunuz. Bir film görmüştüm, kafasında ve gönlünde özgür olan bir kızla öylesi bir özgürlüğe erişemeyen sevgilisi arasındaki gerilimi anlatıyordu. Kızın kendisini hor görmesine dayanamayan erkek bir gün çırılçıplak soyunup pencereye çıkıp 'Özgürüm' diyordu. Kızın verdiği karşılık; 'Özgür değil, çıplaksın' olmuştu."

* * *

Türkiye çok hızlı değişiyor; insanların alışkanlıkları, giyimleri kuşamları, hayata bakışları, oturup kalkmaları, toplumsal olaylara yaklaşımı... Evet, her şey değişiyor.
Şahsen ben bundan çok mutluyum. Kayıp yılları lehimize çevirmenin tek yolu kafamıza kazılı sınırları aşmaktan geçiyor.
Peki bu Türkiye'de kolay mı?
Hele hele giderek yayılan kuşkucu, komplocu, her şeyin altında bir başka gerçek arayan bu ruh hali giderek toplumsal bir refleks hale gelmeye başlamışsa ne yapacağız? Aydın olmanın bu kadar ucuzlatıldığı bir ülkede; bireysel özgürlükleri teşvik etmek yerine statükoyu öne çıkaran bu havadan nasıl kurtulacağız?
Yoksa Ecevit'in anlattığı filmin öyküsündeki gibi özgür kızı anlayamayan delikanlının özgür olmadığını anlaması için illa da çırılçıplak soyunması mı gerekir?

* * *

Türkiye'de insanların fikir bildirmeleri için önlerindeki meseleyi tüm yönleriyle incelemeleri, tarihsel bağlantıları araştırmaları, dış ilişkileri düşünmeleri, gelecekte olabilecekleri irdelemeleri filan gerekmiyor.
Kendileri çalıp kendileri oynuyorlar, birbirlerine karşı kendi propagandalarını yapıp, sırt sıvazlayıp mutlu oluyorlar. Bu insanlar aslında yanlış yaptıklarını çok sonradan anlıyorlar; ancak bu kısır döngü içindeki dünyalarında kendilerini yeniden düşünecek zamanları hem bulamıyorlar, hem de niyetleri olmuyor.
Sözüm özgür olmayı kurallara uymamayı zannedenlere; toplumsal sınırları, yasakları aşarak özgür olduğunu düşünenlere... Ülkeyi gece yemek masasında kurtarıp sabahında eleştirdiklerinin aynısını yapanlara... Yanılıyorsunuz...
Ertuğrul Özkök'ün hafta içinde yazdığı gibi "demokrasinin üzerine şal örttüğünüzün" farkında değilsiniz.
Türk aydını denilen (burada gerçek aydınlardan bahsetmiyorum) insanların önemli bölümü alıştıkları fikirlere sığınıp, o sığınılan kısır bölgeden çıkmaya da korkan tiplerden oluşuyor. Ülkesinden fazla hoşlanmama, yeni fikirlere kapalı olma özellikleri korkaklıkla da birleşince ortaya felaket, tahammülü zor ve hiçbir işe yaramayan bir tip çıkıyor. Toplumsal söylemi bu tür insanların kontrol etmesinin faturası da sonuç itibariyle ülkeye kesiliyor.

* * *

Bu bölümü siyaset duayeniyle başlattık, söz ustasıyla bitirelim. Shakespeare diyor ki: "Bazen yıldızları süpürürsün farkında olmadan. Güneş kucağındadır; bilemezsin. Bir çocuk gözlerine bakar; arkan dönüktür. Ciğerinde kuruludur orkestra; duymazsın. Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun; anlamazsın. Uçar gider; koşsan da tutamazsın."
Her şey hayatın gerçeklerini ve kendini farkettiğin andan itibaren başlar.
İşte insanlığın ilk adımı budur. Yoksa... Gerisi hikaye... Mış mış da, miş miş...

Tanırım, bilirim...

Ben bu tipleri iyi tanırım. Kimseye güvenmezler; hatta kendilerine bile ama itiraf edemezler. Onlara göre kendilerinden ve dar bir kadronun dışında herkes namussuz, hırsız ve üçkağıtçıdır. Her işadamı hortumcu, her hızlı yükselen patronun adamıdır.

* * *

Ben bu tipleri iyi tanırım. Türkiye'de devletin çıkarını savunmayı bir suçlama, bir aşağılama nedeni haline getirirler.
Bunlar için Türkiye'de resmi politikaya muhalefet bir yaşam biçimi, üzerinde fazla düşünce üretilmeden kabul edilen bir inanç, aydınlar grubuna kabul görmek için bir kimlik bildirimi haline gelmiştir. Ancak karşı olmanın dibini dolduracak bir fikir üretimi içinde olmadıklarının farkında değildirler.

* * *

Ben bu tipleri iyi tanırım. Kendi yazdıkları senaryoya inanır; komplo teorileri üretmekten ne hale düştüklerini bile görmezler. İnsan hakları, halkların özgürlüğü, halkların kardeşliği, evrensel barış, sınırsız özgürlük, tam demokrasi gibi kavramlara sığınarak insanları oyaladıklarını düşünürler. Ezberledikleri birkaç slogan, 150 kelimeyle konuştukları Türkçe ile hatip olduklarını sanırlar.

* * *

Ben bu tipleri iyi tanırım. Kendi menfaatleri için konuşmaları gerektiği zaman susmayı, koşmaları gerektiği zaman oturmayı iyi bilirler. Parti değiştirmeyi "bizlerden, onlardan" muamelesi yapılmasını doğal karşılarlar. Bukalemun gibi renk değiştirip, her devrin adamı olmayı iyi becerirler.

* * *

Ben bu tipleri iyi tanırım. Risk almazlar, icraat yapmazlar, ellerini taşın altına sokmazlar. Sadece konuşurlar, konuşurlar, konuşurlar...

* * *

Ben bu tipleri iyi tanırım. Vergi vermezler, kaçak işçi çalıştırırlar, orman arazisini işgal edip bir tek kuruş kira vermezler. Ne ÇED raporu umurlarındadır, ne insan sağlığı...

* * *

Ben bu tipleri tanırım, iyi bilirim...

BİR BAŞKA GÖZLE

Duygu eğitimi
En büyük keşif insanın kendisiyle buluşabilmesidir. Ama en zor iş galiba insanın kendini; duyguları, düşünceleri, davranışları, yetenekleriyle bir bütün olarak tanımlayabilmesidir.
Kendimizi tanıdığımızı zannederiz. Kendimizi başkalarından öğreniriz çoğu kez. En yakın arkadaşlarımız bize en çok benzeyenlerdir. Hani derler ya "Tencere düşmüş, kapağını bulmuş..." Yakınlarımızla ve arkadaşlarımızla kurduğumuz ilişkinin kalitesi kendimize verdiğimiz değerin göstergesidir. Sürekli başkalarını gözlemler, eleştiririz. İç gözlüklerimizi kullanıp kendimizi tanımaya çabalasak daha yararlı davranmış olmaz mıyız?
Toplum olarak hüznü erdem olarak sayan bir özelliğimiz var. Acı çekmeyi galiba daha çok seviyoruz. Belki de bunun uyuşturucu bir etkisi var.
"Acıyı bal eylemek, acılara tutunmak" gibi deyimlerin yabancısı değiliz. Ağıt kültürünün bu denli yaygın olmasını nasıl açıklayabiliriz?
Acılı günlerimizde sıklıkla bir araya geliyoruz. Ama neden sevinçli, mutlu günlerimizde başkalarını yanımızda göremiyoruz?
Herkesin birbirine sevgiyle baktığı, gülümsediği anlar o kadar az ki... En çok da sevgi duygusunu ifade etmekte zorlanıyoruz. Sevgimizi göstermede cimri davranıyoruz. Toplumumuzda insanlarımızın çoğunun mutsuz olduğunu yalnızca ekonomik ve siyasi nedenlere bağlı kalarak açıklamak yeterli olmaz. Bunun nedenini arıyorum.
Duygularımıza giderek yabancılaşıyor oluşumuz bunun cevap olabilir mi... Farklılığa neden tahammülümüz yok. Neden herkesten farklı düşünen, tepki veren yargılanır hemen?
Duygusal özgürlüğümüzü kaybediyoruz, kendimizle barışık olmayı unutuyoruz.
Önerim herkese duygu eğitimi verilmesi...
Kolay mı...
Değil... Sanatla, kültürle yoğrulmuş bir çocukluk, gençlik yılları ancak böyle bir toplumu kurtarır.
Muzaffer Gürboğa'nın kaleminden

dsipahi@milliyet.com.tr




EGE
Buz falı
Gerçek özgürlük kafada başlar, kafada biter
Doğaya sahip çıkmak
İzmir'in demiryolları (2)





Ege Ana Sayfa
Ekonomi
Spor
Rehber


Reşat Kutucular
Deniz Sipahi
İsmail Sivri
Sabri Yetkin

© 2004 Milliyet