|
 |
|
|
Futbol yorumculuğu üzerine
Tıpkı geçen yıl açılış maçından sonra olduğu gibi Daum'un hainliğinden cahilliğine ağızlardan herşey döküldü. Serkan'dan bek olur mu ? Alex niye yok ? Önder neden oynamadı? Sığ, manasız, abuk subuk yorumlar ve ithamlar, "Suçlu Daum".
Maçı bir hatırlayın. İlk yarı bittiğinde Fenerbahçe 5 net pozisyon bulmuş, 2 gol atmış ve Rize'nin kaleye çekilmiş şutu yok. Bu tablo Daum'u ne kadar başarısız yapar? Devre arasında ilk yarıyı yazıp şöyle bitirmiştim. Rize çok gerilemiş, Fenerbahçe'ye karşı hiç şans bulamadılar, plansızdılar ve savunma yapmalarına rağmen rakiplerine çok şans verdiler. Ama Rize ikinci devre başka bir takım olarak sahaya çıktı ve Fenerbahçe'nin iyi yürüyen planını 15 dakikada allak bullak etti. Herkes şaşırdı. Sahadaki 22 kişi, kulübedekiler, herkes. Ve maç döndü. Bu futbolun doğasında olan, karşı çıkılması zor bir durumdur. Mola alınamadığı için hocaların müdahalesi zordur.
Rakibe de bakmalı
Fenerbahçe ve Daum maçı tek başına oynamadı. Bir rakibi vardı. Onların da ayakları ve beyinleri vardı. Bir hamle yaptılar ve maçı çevirdiler. Biliyorum, bir taraftan bakarak spor yorumculuğu yapanlar için bu anlaşılması zor bir durum. O yüzden ilk yarıda iyiydi ikinci yarıda neden değildi gibi saçma sorular soruluyor. Rize'ye bakmazsan, Fenerbahçe'yi ancak bu kadar yorumlarsın.
Sonuç şu: Bu ülkede çok spor yorumcusu var ama sporun özünü anlayanı çok az. Sahada bir rakip olduğunun bile farkına varamazsan, yorumun da ancak bu kadar olur. Ne diyeyim, Allah onların eşlerine, çocuklarına, komşularına, yolda yan yana gittikleri arabaları kullananlara sabır versin. Çünkü onlar muhtemelen hayata da böyle bakıyorlar.
Doping gri bir alandır
Medya, Süreyya'nın dopingli olabileceğini çoktandır konuşuyordu. Ama elde kanıt yoktu. Öyle mi hâlâ bilmiyoruz. İtham ediyoruz, ama hâlâ kanıtımız yok. Ama sanki o uyuşturucu kullanmış gibi bir iğrenme hali var yüzümüzde. Çünkü bu konuda da cahiliz. On milyonlar verip izlediğimiz Dream Team oyuncularının kanlarında neler dolaştığını bilmeden çılgınca alkışlarken de cahildik.
Doping listeleri değişkendir. NBA'de kullanılan bir dolu ilaç, Avrupa'da yasaktır. Eğer Avrupa liglerinde takip edilen listeye göre Tim Duncan'a bir test yapılsa dopinge rastlanacağı, en az 2 sene ceza alacağını kesindir. Memo ile İbrahim'in kanlarında aynı maddeler dolaşmamaktadır. Ya da Galatasaray'ın UEFA şampiyonluğuna giderken kullandığı ilaçların, önce ya da sonra bazen yasaklanıp yeniden serbest bırakıldığını da bilmeyiz. Bir öksürük şurubunun doping sayılabileceğini hatta fazla ekmek yiyen sporcularda bazı kuşku uyandıracak salgılara rastlandığını da.
Doping gri bir alandır. Bazen doktor ve antrenörün hiç anlayamadığı şekilde sporcu dopingli çıkar. Sporda temiz sayılmakla, hain olmak arasında incecik bir çizgi vardı. Yani sanılanın aksine bu dünya siyah veya beyaz değildir. Biraz daha insaf!
Süreyya ne kadar bizim
Bugüne kadar Süreyya Ayhan'ı en iyi anlatan cümle Mehmet Atalay'a aittir. Türkiye'de spor adamlarında çok rastlanmayan şu pırıltılı benzetmeyi yapmıştı Atalay, "O bir üretim hatasıdır". O günden beri Süreyya'yı nerede görsem aklıma gelir. İtiraf etmeliyim ki, "Neden bunu ben bulamadım ?" diye her seferinde içimde kıskançlık ateşleri de yanar. O sistemin bir sonucu değil. Bu yüzden Atalay'ın bir cümlede özetlediği Süreyya hikayesini çok iyi anlamak lazım.
Süreyya, okullarında değil atletizm, spor olmayan, evde temizlik dışında fiziksel aktivitenin yapılmadığı bir ülkede doğdu. Nereden aklına düştüyse koşmaya başladı. Atletizm denen "şey"den nereden haberi olmuştu, bu bile bayağı kafa patlatılması gereken bir durum. O durmaksızın koşarken, onu tespit edecek bir yapılanma yoktu. Muhtemelen belli bir seviyeyi aşamayacak, sistemin önüne koyduğu engeller hırsını törpüleyecekti. Ve evlenip sistemin öğüteceği çocuklar yetiştirecekti. Normali buydu.
İşte hikayesi
Sonra, onu aslında bir kamyon şoförü olan atletizm sevdalısı bir adam keşfetti. Ailesini ikna etmek için uğraştı. Onu bir şampiyon yapabilirdi. Buna inanıyordu. Yücel Kop bir atletizm antrenörü değildi. Antrenörlük belgesi almak için gerekli olan lise diplomasına da sahip değildi. Ama içinde yanan ateşle, Ayhan'ın hayatını değiştirdi. İçindeki ateşte aşkın alevleri de var mıydı? Bunu bilemem! Ama bildiğimiz bir şey var. Süreyya'nın hayatı değişirken bizim sistemimiz hiç değişmedi. Kop, Ayhan'ı dünyanın zirvesine taşırken takip edeceği bir metot yoktu. Ayhan'ın koşacağı bir tartan da. Ayhan, Sidney Olimpiyatları'na sadece gerekli baraj derecesini geçerek değil, federasyonunun koyduğu engelleri de aşarak gitti. O seviyeye onu taşıyan Yücel Kop'u, artık o taşıyordu. Yıllar evvel kendisini bir şampiyon olacağına ikna eden adam yanından hiç ayrılmasın istiyordu. Federasyon da buna karşıydı. Bir iktisat öğretmeni ve futbol yorumcusu Deniz Gökçe buldu parayı. Kop'u, Avustralya'ya gönderdi. Gökçe ve bir Belediye Başkanı, Celal Doğan dışında ona yardım eden olmamıştı. Olimpiyatların ardından Edmonton'daki performansıyla artık onun nereye koştuğu belliydi. İşte o zaman ülke Süreyya'yı kendine yontmaya başladı. Halbuki onlar bu zorlu yolu sadece iki kişi aşmışlardı. Ne kederlerde yüzmüşler ve sınıf atlamışlardı. Yine yalnızlardı. Tanımadıkları bir dünyada birbirlerine yaslanıyorlardı. Sistem onların kat ettiği yolu kolaylaştırmıyor zorlaştırıyordu. Onlar hiç ait olmadıkları bir yerde koşup duruyorlardı. İşte kısa bir özetle üzerinden geçtiğimiz bu yol tam bir üretim hatası hikayesidir.
Sistem yoktu
Ben bir atletizm uzmanı değilim. Ama bu ülkenin spor denince akla ilk gelen okulunda 9 yıl yaşadım. Bu ülkeye atletizmin girdiği, ülkenin dünya çapında en başarılı futbol takımının doğduğu okulda gece gündüz bütün çocukluk ve gençlik dönemimi geçirdim. Futbol oynuyordum, geleceğim olduğu söyleniyordu. Ama asla ne ailem ne ben ikna olamadık. Kendimi spora adayamadım, çünkü bir küçük sakatlıkla spor hayatım bitebilir ve ben eğitimsiz bir yeni yetme olarak öylece ortalıkta kalabilirdim. Çünkü batıya açılan pencere bile önüme doğru sistemi koyamıyordu. Bu yüzden iyi biliyorum. Bir atletizm uzmanı değilim, ama sporcu olamamak, spor yapamamak nedir çok iyi biliyorum.
Sadece futbol (milli takımda Almanya kökenliler daha fazla, ama olsun) ve olimpiyattan çıkarılması düşünülen güreşte kendi kaynaklarıyla genç yetiştirebilen bir ülke burası. Ve bu, 1500 metre gibi zor bir branşta Avrupa şampiyonu olmuş bir ikilinin hikayesi. Biz geçtiğimiz aylarda Elvan'ın bizim çocuğumuz olup olmadığını tartışıp duruyorduk. Peki Süreyya Ayhan ne kadar bizim çocuğumuz bunu sorduk mu? Onu bizim ortak aklımızla oluşturduğumuz sistem mi üretti? Baştan sona hatalar manzumesi şeklinde kurduğumuz bu düzende açan bir gül o. Sulamayı, gübrelemeyi bilmediğimiz bu gülün solmasından doğal ne var ki? Neye şaşırıyoruz? Dünya Şampiyonası'na kadar sporcu adet düzenlemesi hakkında bilgisi olan kaç spor gazetecisi vardı misal.
Evet Süreyya bir üretim hatasıdır. Bir üretim hatasının yapabileceği tüm hataları da ardı ardına yapmaktadır. Kariyerini mahvetmekte, sosyal ilişkilerinde, ticari anlaşmalarında - ve belki özel hayatında - akıl almaz hataları sürekli tekrarlamakta. Aksi nasıl mümkün olabilir ki!
Eğer bu hikayedeki ülke ABD, atlet de Marion Jones olsa durum farklı olurdu. Sürekli söz konusu branşta şampiyonlar yetiştiren sistemimize, atlet ihanet etmiş olsaydı, onu yerden yere vurma hakkımız olurdu. Ama öyle değil. Onun bir inşaatta türkü çığırırken keşfedilen İbrahim Tatlıses'ten ne farkı var. Bu hikayenin onu ilkokuldaki müzik hocasının keşfedip bir mucize çocuk olarak yetiştirilememesinden farkı ne? O mağarada doğan, okul göremeyen bir büyük yetenek. Süreyya da bir kamyon şoförünün aşkıyla büyüyen bir şampiyon. Bu yolları aşmış insanların doğru dürüst, kentli, medeni dünya vatandaşları gibi davranmalarını nasıl bekleriz? Biraz insaf!
mdemirkol@milliyet.com.tr
|
|
|

|