|
Ölenler, öldürenler ve demli çayla taze simit...
Dünkü gazeteler, onca sıcak günlerden sonra, İstanbul'da yağmurlu bir havanın beklenmekte olduğundan söz ediyor ve bazı semtlerin yine sellere teslim olabileceği sakıncasına dikkati çekiyordu. Isı da 3 - 4 derece düşecekmiş.
Ne politikacıların, ne sivil toplum örgütlerinin, ne yerel yönetimlerin, ne ulusal iradenin üstesinden gelebileceği bir durum, meteorolojik olaylar...
Depremler de öyle; Güneş'le, Ay tutulması da...
***
Gerçi eskiler, "ağustosun 15'i yaz, 15'i kış" derlerdi ama; onların takvimiyle, bugün kullanmakta olduğumuz Gregoryen takvim arasında 15 günlük bir fark vardı. Onların ağustosunun 15'i, bugün bizim 1 eylüle rastlamakta...
1 eylül; resmi düzenlemede yazın bitip sonbaharın başladığı gün...
***
Mevsimler gelip geçedursun; bir ölçüde Türkiye de dahil, Ortadoğu'daki İslam ülkelerinde, özellikle de Irak'ta ne kadar çok insan ölüp öldürülüyor...
Yoksulluk, şiddet, politik hipnozlar, silahlar ve mezarlar...
Öl, öldür; öldür öl...
Nereye varmak için?..
Salt insana özgü bir divanelik gergefinde, kimbilir kimlerin yaptığı birtakım yerçekimsiz hesaplar uğruna, genç yaşta silinip gitmek için...
***
Pazartesi sabahları, Fenerbahçe Parkı'nın, Adalar'a bakan kıyılarında dost bir çay ocağı...
Kocaman şemsiyeler, Türkçe karşılığıyla, güneşlikler altındaki beyaz masalarda pek kimse yok gibi...
Çay demli mi demli, çay ocağının özel simitleri de taze mi, taze.
Zıplaya zıplaya kendilerine yiyecek ararlarken, masanın üstüne kadar gelip konan cesur serçeler...
Ve salt İstanbul'a özgü, dalgaların attığı çöplerin tiryakisi, kıyı kargaları...
***
Asya ile Avrupa'yı birbirinden ayıran, daracık bir Boğaz üstüne kurulmuş bir deniz kentinin; denizleriyle kumsallarını akıl almaz bir bok ve çöp deryasına çevirdikten sonra; tatilciliğe soyunarak, git kendine Ege ve Akdeniz kıyılarında yeni plajlar ara...
Akıl akıl, gel gel de yap - satçı apartmanlarının damlarına takıl...
***
"Ajda" adlı, ince belli, irice cam bardaklarda demli bir çay daha... Simit de, taze mi taze...
İstanbul nüfusunun acaba yüzde kaçı, en az 3 kuşaktır İstanbul doğumlu?
Örneğin bendeniz, anneannem tarafı hariç, o kadar İstanbullu değilim. Baba tarafım, "93 Muharebesi" diye bilinen 1877 son Osmanlı - Rus savaşındaki büyük göçte, İslimye'den yollara düşüp, Bergama'ya iskan edilmişler. O tarihte babaannem 7 yaşındaymış...
Annemin baba tarafı da, aynı göçte Varna'dan gelmiş İstanbul'a...
Karman çorman, hala daha sürüp giden karmakarışık göçler...
***
Bendenizin çocukluğunda İstanbul'un sayfiye yerleri Boğaz kıyıları, Adalar, Asya yakasının çamlık bahçeler içindeki köşkleriydi.
Henüz daha ne elektrik vardı ortalıkta, ne de özel araba...
Bazı yaz akşamlarında bir piyano sesi duyulurdu bazı köşklerin, kapısı açık ahşap balkonlarından...
***
O zamanki İstanbul yazarlarının, kendilerine özgü üsluplarında da, tadı tılsımlı bir şurup lezzeti var gibiydi...
600 bin nüfuslu "İstanbul Dükalığı"; Türkiye'nin dışında, değişik Batılı yaşam tablolarının, kurutma kağıdı üstüne çıkmış mürekkepli, kırık, ters yazı görüntülerine benzer, yüzeysel bir görüntüsü gibiydi...
Köylülüğü aşamamış, endüstri üretiminden ve deniz ticaretinden kopuk Türkiye; bir yandan İttihatçılar'dan kalma bir ırkçılık edebiyatıyla gönül avuturken; bir yandan da, İstanbul'daki Hazine kökenli burjuva taklitçiliğiyle Avrupalı görünmeye özenirdi.
***
O tarihlerde gazeteciliğin de simgesi çayla simitti. 1 dolar, 2 lira 80 kuruştu. 1946'da Ankara'da Ulus gazetesinde çalışmaya başladığım yıl, ilk aylığım 40 liraydı. Radyoda konuşan Ercüment Ekrem, 15 dakika süren her sohbeti için, 5 TL alırdı. Akşam gazetesinin köşe yazarlarından Cemal Refik'in aylığı 300 TL idi...
Ve adam başına düşen ulusal gelir 100 - 150 dolar kadardı...
İtalya'da adam başına düşen ulusal gelir de 1000 dolardı.
***
Bugün Türkiye'de adam başına düşen ulusal gelir 3 bin doları aşmada. İtalya'da ise 20 bin doları aşmada...
50 yıl içinde Türkiye'de adam başına düşen ulusal gelir birimindeki artma; paranın nasıl harcanacağı konusunda da, garip bir görgüsüzlükle bir havalanma yarattı...
Çeşit çeşit reklamlar, boyuna rotalar çizip duruyorlar, paranın nasıl harcanması gerektiği konusunda; pekala başarılı da oluyorlar...
***
İnsanoğlunun, gerçekten de her türlü koşullanmaya açık, salak bir yanı var... Kimi ölüp öldürerek doyurmaya çalışıyor "var olma" özlemini; kimi gösterişli harcamalar yaparak... Kimi de, bendeniz gibi pancar motorunu tıkırdatarak...
***
Pazartesi sabahları çok güzel oluyor, Fenerbahçe Parkı'nın dost çay ocağı... Çay demli, simit de taze... Deniz şıkır şıkır... Serçeler zıp zıp... Kargalar çok bilmiş...
Ne yapmalı ki, yağmurlar geliyormuş...
c.altan@prizma.net.tr
|
|