|
"Gnothi seauton-Kendi kendini tanı"
Devlet örgütlenmesindeki en üst düzey kurumların yozlaşmış görünümünden, İstanbul'un genel yağmasında - dere yataklarındakiler de dahil - kaçak yapı sayısının 1 milyon 100 bini bulmuş olmasına; her 3 saatte, bir vatandaşın trafik kazalarında ölmesinden, hastane kapılarında sürünenlere; Bingöl depreminde çöken ve 56 çocuğun ölümüne neden olan devlete ait okul yatakhanesinden, Konya'nın Selçuk ilçesinde kendiliğinden depremsiz çöken ve 99 kişinin ölümüne neden olan Sümbül apartmanına ve demiryollarıyla maden ocaklarında artık çok sık yaşanmaya başlanan kanlı dramlara kadar; medyada süngüleşen ve genel bir çatırdamayı yansıtıyormuş gibi görünen haberler; Türkiye'nin suyuna tirit makyajları ardındaki derin bir bataklığa benzeyen gerçekleriyle, hiç mi hiç ilgilenmemiş çevrelerde, bir karamsarlık yaratıyor ve ağızdan ağıza hep aynı soru dolaşıyor:
- Yoksa batıyor muyuz?
***
Hayır canım efendim, battığımız falan yok. Küresel bir saydamlaşmanın Türkiye'yi de sarmalamaya başlaması sonucu, şimdiye dek kurcalanması ve duyurulması yasaklanmış, tümörleri küflü bir doku, su yüzüne çıkıyor...
Şayet Türkiye de, olduğundan fazla görünme megalomanisine uğramış ve binbir çeşit demagojinin çarmıhlarına gerilmiş bir ülke olacağına; kendi gerçekleriyle yüzyüze gelmeyi göze alabilmiş bir ülke olabilseydi; şimdiye dek çoktan AB üyesi olurdu zaten...
***
Örneğin şu sorulara hiç yanıt verilebiliyor mu:
1. Son 80 yılda Hazine arazilerinin ne kadarı, kimler tarafından ve kimlerin aracılığıyla yağmalandı?
2. Son 80 yılda devlet bankalarından alınıp da, geri dönmemiş kredilerin toplamı kaç milyar dolar?
3. Son 80 yılda Hazine'den geçinmeliler takımına harcırah olarak kaç milyar dolar ödendi?
4. Son 80 yılda kaç milyar dolarlık silah alındı?
5. Son 80 yılda kaç yazı adamı mahkemeye verildi, tutuklandı, mahkum oldu; kaç kitap toplatıldı, kaç tiyatro piyesi yasaklandı?
6. 1945'ten sonra ABD'ye davet edilen, yahut gönderilen militer sayısı ne kadar?
Hiçbir zaman bir yanıt çıkmayacaktır bu sorulara...
Nasıl ki İstiklal Mahkemeleri'yle ilgili arşivler de, kamuoyu önünde hiçbir zaman netleştirilmedi.
***
Türkiye kendi kendini saydamlaştıramadığından ötürü, 21. yüzyılın vitesi yükselen değişim hızı, Türkiye'yi kökünden ırgalamaya başlamış görünmede...
Şimdi gelelim üstünde yeterince durulmayan güncel konulara:
1. NATO çerçevesi içinde Afganistan'a göndereceğimiz askeri birlikler yanında; Bağdat'a da birlikler göndermek söz konusu olabilir mi?
2. Başkan Bush'un, ABD askeri güçlerinin yeniden biçimlendirileceğini ilan etmesinden sonra, ABD hava kuvvetlerine ait Almanya'da bulunan jet uçaklarından 46'sının da, kendi özerkliği içinde, bizim İncirlik Hava Üssü'nde konuşlandırılması planlarından söz edilmede...
Gerçi Türkiye, böyle bir plana soğuk bakıyormuş ama, Ankara - Washington ilişkilerinde bizim "Soğuk bakma"mızın etkinliği kaç okkadır, tam bilemiyoruz.
***
Acaba Türkiye, Marshall yardımlarıyla, Cooley kredilerine ve Türkiye'deki NATO üslerinin dışındaki özel ABD üslerine ve oralara getirilen orta menzilli Jüpiter füzeleriyle, Atlas füzelerine nasıl bakıyordu?
Ve kimin haberi vardı Türkiye'nin, Pentagon uygulamalarına nasıl baktığından?
O tarihlerde de Türkiye bir deprem ülkesi değil miydi ve İstanbul, ikide birde yağmura teslim olmuyor muydu?
Ve minüskül bir soru daha:
- Bu tür konulara değinen kalem adamları ne oluyordu?
***
"Üçüncü Dünya" ülkelerinden tek heykeli olanlarında, hamaset edebiyatı ve oligarşik afur tafur; kıçına özel bir hoparlör takılmış, davulu da patlak bir davulcu osuruğuna benzer...
Ve bir yandan "kanımın son damlasına kadar" nutukları sürerken, yalnız İstanbul'a, 1 milyon 100 bin kaçak bina yapılır.
Derken bir de belalı bir deprem bekleyişi, bir çamaşır mandalı takmaya başlar yüreklere...
Birleşmiş Milletler de, "bireylerin yaşam düzeyi" açısından Türkiye'yi, 25. sıradaki Yunanistan'ın 60 basamak altına yerleştirir.
***
Bütün bu konuların TV kanallarında dahi bir esinti yaratmaya başlaması, bir çöküntünün işareti değil; 21. yüzyılla rahat bir el sıkışma sürecinin gerekli röntgenleri...
Enseyi karartmayın. 2020'lere kadar durum biraz çalkantılı geçse bile, eninde sonunda Türkiye de AB üyesi olacaktır.
Bu arada "hayatı hak etmeyi" hedeflemiş olanlar, "hayattan yararlanmaya çalışanlar"a da, her zaman nanik yapacaklar; bu da doğal, neden şaşırmalı ki...
c.altan@prizma.net.tr
|
|