|
 |
|
|
Bu yazıyı ben yazmadım, sardunya yazdı
Balık öldü, sardunya çiçek açtı, ben elimdeki kitabı bitirdim. Keşke ölmeden önce balığa bir isim verseydim. "Maya" mesela...
Balık öldü. Sabah ben evden çıkarken hastaydı. Ama benim bir görüşmeye gitmem şarttı. Hem yanında kalsaydım ne yapacaktım? Bir balığın acısı nasıl hafifletilir? Ya da bir balığa güzel ölsün diye -güzel ölmek diye bir şey var mı?- nasıl sevgi gösterilir? Ayrıca insan bir balığı sever mi hakikaten? Ben seviyor muydum o balığı? Adı bile olmayan bir balığı?
Evden çıkmadan önce "Bu balık gidici" dedim Senem'e telefonda. Bir tür günah çıkarma... Çünkü evde huzur ve güven ortamı inşa etme gayretlerimin, daha doğrusu bu uğurda bir gayret sarf etmeye üşenip ha bire bu minvalde söylenip durmalarımın, "Huzurum yok çünkü bir balığım bile yok, bir çiçeğim bile yok" demelerimin bir neticesi olarak bir gün altı saksı çiçek getirdi Senem bana. Sonra da bir süreliğine akvaryumunu bıraktı. Ölen onun balığı aslında. Sormadım, Senem o balığı seviyor muydu acaba?
Çiçekler şimdilik iyi durumda. Şimdilik! Zira bizim evdeki ikinci gününde sardunya dördüncü kattan aşağı yuvarlanmış. Biz farkında bile değildik. Senem'le dışarı çıktığımızda gördük. Sardunya saksıyı çatlatmış, yaralı yaralı yatıyordu kaldırımda. Onu alıp yukarı çıkarmaya üşendiğimiz için orada öylece, can çekişirken bıraktık.
Bizim yan apartmanda, balkonlardan birinde gerçek bir sardunya cenneti var. Boy boy bir dolu sardunya, dizi dizi ve mutlu mutlu yaşıyor orada. "Hah" dedik, "belki bu sardunyacığın da kısmeti oradadır. Sardunya cennetinin sahibi kadın, evine giderken bu kaldırımda yatan sardunyacığı görür, onu alıp evine götürür, ona bizden (Benden?) çok daha iyi bir hayat sunar." Dedik.
Kendimizce sardunya için en iyisini yaptık ya da üşengeçliğimizi kendimize böyle açıkladık. Ki kötülük zaten böyle bir şeydir herhalde. Kötülük, kötülük olsun diye yapılmaz her zaman. Bir açıklaması vardır genellikle.
Ama o sardunyanın kısmeti bizim evde olsa gerek ki akşam eve döndüğümde bir baktım sardunya yine bizim evde duruyor. Sevgilim yaralı sardunyacığı kaldırımda görüp tanımış, alıp eve taşımış, yarasını sarmış önce, sonra gidip yeni bir saksı almış, ameliyatla yeni saksısına yerleştirmiş onu.
Benim nasıl olup da sardunyayı gördüğüm halde oracıkta bıraktığıma inanamadı. Yan balkondaki cennetten falan bahsettim ama galiba ikna olmadı.
Ve bugün balık mevta oldu ve işte o sardunya da bugün çiçek açıyordu.
Sonra Zahire hanım ev hayvanlarının eğer sahiplerini gerçekten severlerse, onların hastalıklarını üzerlerine aldıklarını anlattı.
"Balık benim yüzümden mi öldü? Benim yerime mi hastalandı?" dedim.
"Siyahtı değil mi?" dedi. "Balıkları bilmem ama siyah kediler insanın yüksek tansiyonunu üzerlerine alıyorlar." İnanmaz gözlerimi görünce de ekledi: "Bunu biliyorum."
Ben bilmiyorum.
Ama balık öldü diye, bilirsiniz işte, yaşamı benim ellerimde bir canlı belki de benim dikkatsizliğim yüzünden öldü diye -çünkü galiba balık yemi küflenmişti ve ben hiç umursamadım yemin küflü olmasını- ve daha önemlisi balığın ölmesine aslında o kadar da çok üzülmedim diye...
Balık öldü. Sardunya çiçek açtı. Ben Jostein Gaarder'in, hani şu "Sofie'nin Dünyasını"nı yazan adamın "Maya"sının son cümlelerini de okuyup kitabı bitirdim. Ve dünyadaki çeşitliliğin aslında bir yanılsama olduğuna inanan Hintlilerin bu yanılsamaya "maya" adını verdiklerini öğrendim.
Roman kahramanı bir kertenkeleyle sohbet etti:
"Tek bir dünya var" dedi kertenkele. "Tamam, anladım" dedi adam. "Ve o da sensin" dedi kertenkele. Sonra adamdan gözlerini kapayıp kendi dışındaki dünyayı görmesini istedi.
Ne görüyorsun?
Güney yarıkürede bir palmiye korusu görüyorum.
O sensin.
Bouma Şelalesi'nin arkasındaki havuzdan çıplak çıkan Anna'yı görüyorum.
O sensin.
Adam saydı, kertenkele "O sensin" dedi. "Çünkü tek bir gerçeklik vardır. Dünya sadece tek bir maddeden yapılmıştır, tek bir madde..."
"Ve o benim" dedi adam sonunda.
* * *
Gördüğünüz gibi ben de kafayı sıyırdım sonunda.
Hah ha! "Balık benim yerime öldü çünkü balık aslında bendi ve sardunya çiçek açtı ve o da aslında benim ve... Dinozorlar nasıl bunca yıl sonra petrol olmuşsa ben de bir gün sardunya olacağım ve... Kim bilir belki de içimde şu zıplayıp duran şey midem değil bir kurbağadır ve..."
Bu hisli yazıdan yarın çok utanacağım ama nasılsa bu yazıyı ben yazmadım.
Sardunya yazdı!
manik depresif köşe
Hep derler ya "İyi şeyler düşünürsen iyi şeyler olur." Ben çocukluğumdan beri bir şeyin olmasını çok istiyorsam eğer, hep olmayacağını düşünürüm, kendimi o şey asla olmayacakmış gibi üzerim, hırpalarım, böylece sonradan üzülmektense baştan üzülüp üzüntü kontenjanımı doldurarak kaderi yanılttığımı sanırım. Bu da benim şahsi büyüm: Depresyonun dibine vurmayan, maninin göklerine yükselemez!
Ve şu sıralar yine ağır depresyondayım. Umarım yakında "Kızcağız yeterince üzüldü" diye bana kocaman bir mani armağan edilir. Umarım...
Çakıcı'nın işi fala mı kalmıştı?
Alaattin Çakıcı mevzuu bitmek bilmiyor; MİT, polis, yargıtay günlerdir birbirine giriyor ya... Bodrum'dan yeni dönen bir arkadaşım anlattı. O arkadaşımın Bodrum'da yaşayan, sabahları da mahalle kahvesinde Türk kahvesi içip kendi kendine fal bakan bir arkadaşı varmış. Bir sabah yine kahvede kendi falına bakarken, yanına bir adam gelip "Bana da fal bakar mısınız?" demiş. "Yok" demiş kız, "ben öyle kendi kendime oyalanıyorum." Yine de adam kızın yanına oturmuş. Kız da onun yüzünün ne kadar tanıdık olduğunu düşünmüş ama bir türlü çıkaramamış. Hatta sormuş, adam da ünlü biri olmadığını söylemiş.
Neyse işte adam kızın yanına oturmuş, kahvesini içmiş bitirmiş, fal meselesini tekrar açmış, kız yine fal bakmayı kabul etmemiş falan filan derken adam kıyıya yanaşan bir tekneye binip gitmiş. Ertesi gün gazetede fotoğrafını görünce adamı tanımış kız. O adam, bildiniz, Alaattin Çakıcı imiş.
Kim bilir belki Çakıcı'nın bile işi fala kalmıştı. Umudu kahve telvesinden "İçiniz sıkılmış ama yakında sıkıntılarınızı bir kenara atacaksınız, bir yolunuz var, sonunda aydınlığa çıkacaksınız" nevi şeyler duymaktı. O kız tarafından tanınıp bindiği teknenin adının, tipinin falan polise bildirilmesi riski pahasına...
Kapat gözlerini, gol olsun...
Büyülü yüzüklü Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadı'na ne diyorsunuz pek ala? Büyü bozma seansına? Ya Galatasaray'ın 1986-87 sezonunda bir uğur kafesi yaptırıp bunu deplasmanlara götürmesine? Gol esnasında bacak bacak üstüne atmış birinin, bacağı uyuşsa bile uğur diye tüm maçı aynı pozisyonda izleme ısrarına?
Komik mi? Komik elbette! Birlikte gülelim mi? Hadi canım! Yemeyin beni. Ben de bir keresinde tam da ben başka yere bakarken gol oldu diye maç boyu her gol pozisyonunda gözlerimi sımsıkı yumduğumu hatırlarım.
Büyü, uğur, fal vesaire... Siz de bazen hiç inanmasanız bile bunlardan medet ummuyor musunuz?
tubakyol@yahoo.com
|
|
|

|