|
 |
|
|
Kaçırılmış bir fırsat
Güncel Yayıncılık ünlü dedektif Sherlock Holmes'un maceralarını yayımlıyor.Ne yazık ki, dizinin sekizinci kitabı olan "Son Görev" çeviri yanlışlarıyla dolu
Sherlock Holmes ile ilkokul sıralarında tanışmıştım. Basil Rathbone oynuyordu onu. Rathbone, "Errol Flynn'ın düşmanı"ydı o sıralar; benim de düşmanım sayılırdı. "Vatan Kurtaran Aslan"da Robin Hood'a karşı savaşan birine yakınlık duymamı elbette kimse bekleyemezdi benden. Belki bu yüzden, "okuduğum" Sherlock Holmes'u "gördüğüm" Sherlock Holmes'a her zaman yeğledim.
Yine o yıllarda Sherlock Holmes okuyordum. Haftalık Şerlok Holmes dergisinin, daha doğrusu fasikülünün yolunu gözlerdim hep, İngiliz dedektifi, yine haftalık dergisinden tanıdığım Amerikalı
Nat Pinkerton'dan daha çok severdim.
İleriki yıllarda Hercule Poirot'yu Mike Hammer'dan daha çok seveceğim gibi.
Genellikle iki tür dedektif varolmuştur edebiyatta. Biri Hercule Poirot gibi beynini, öteki Mike Hammer gibi yumruğunu çalıştıranlar.
Sherlock Holmes beyniyle, mantığıyla amacına ulaşan dedektif türünün belki de en başarılı örneğidir...
* * *
1887'de doğmuştu Holmes. O yıl yayımlanan
ilk öyküsüyle büyük ilgi çekmiş, yaratıcısı Arthur Conan Doyle (1859-1930) da asıl işi olan hekimliği bir yana bırakarak, kendini kahramanının serüvenlerini yazmaya vermişti.
Doyle, dedektifini yaratırken üniversitedeki bir öğretmenini, Dr. Joseph Bell'i örnek almıştı kendine. "Anatomi masasında bir cesedi incelerken, sözgelimi, onun solak bir kundura tamircisi olduğunu söyleyiverdi" diyordu. Holmes da, Bell gibi, gözlemlerden, küçük ipuçlarından sonuçlar çıkaran biriydi. Ama Bell, Holmes gibi pipo içer, keman çalar mıydı, onu bilmiyoruz.
Dedektifin yakın arkadaşı Dr. John Watson bir bakıma Doyle'un kendisiydi. Öyküleri o anlatıyordu okurlara. Alçakgönüllü, sabırlı bir insandı. Baker Street'teki evi Holmes ile paylaşıyor, onun serüvenlerini hiç sektirmeden "kaydediyordu".
50 kadar öykünün yanı sıra birkaç roman... Aşağı yukarı hepsi İngiltere'de Strand dergisinde yayımlanmıştı. Ama Holmes'un serüvenlerini konu alan sinema ve televziyon filmlerinin sayısı kat kat fazladır. Başta "Baskerviller'in Köpeği" olmak üzere, dedektifin bütün öyküleri kim bilir kaçar kere aktarılmıştır beyazperdeye ya da ekrana.
* * *
1902'de "Sir" olan Arthur Conan Doyle'un yapıtları ülkemizde de birçok kere yayımlandı.
Son girişim Güncel Yayıncılık'tan geldi. Yayınevi, Sherlock Holmes'un serüvenlerini "Bütün Maceraları" genel başlığıyla yayımlıyor. (Keşke o özgün resimler pul kadar değil, büyük
boy basılsaydı.)
Dizinin sekizinci kitabını, sekiz öyküyü içeren "Son Görev"i (Türkçesi: Billur Çakırer) geçen hafta okudum.
Büyük keyifle. Ve büyük hayal kırıklığıyla.
* * *
Doyle çok iyi bir yazar. Çok iyi bir yazar olmak için mutlaka çarpıcılık, anlatım cambazlıkları ya da edebiyatta devrim yaratmak gibi özellikler taşınması gerektiğini düşünenlere bir diyeceğim yok. Anlatacağını "adam gibi" anlatmak bence yeterli.
Doyle de saçmasapan süslemelerden, söz oyunlarından kaçınıp dosdoğru "gole giden" bir yazar. Ama sapasağlam. Klasik, özenli ama her zaman yalın bir anlatımı var. Kişiliği de var elbette. Önünüze konulan imzasız bir sayfanın onun kaleminden çıkıp çıkmadığını hemen anlayabilirsiniz.
Ama "Son Görev"in Türkçesiyle değil.
* * *
Ülkemizde yayımlanan kitapların sayısıyla birlikte, doğal olarak, çevirmenlerin sayısı da arttı. Bazıları son derece yetenekli. Titiz, dili iyi kullanıyor. Ama çoğu...
Milliyet Yayınları'nı yönettiğim dönemde çeviri yapmak isteyen gençler gelirdi sık sık. "Ben Robert Kolej'i bitirdim" ya da "Ben yıllarca Amerika'da kaldım" derlerdi. "İngilizceyi çok iyi bilirim. Kitap çevirmek istiyorum."
"Bana herhangi bir kitaptan iki sayfa çevirip getirin, bir de Türkçeyi ne kadar bildiğinizi görelim" derdim.
Şimdi yayımlanan kitaplara bakıyorum da, çevirmenlerin önemli bir bölümü Türkçeyi de, çeviri yaptıkları dili de bilmiyorlar. Dan Brown'ın kitapları sözgelimi... "A cup of coffee" ("bir fincan kahve") "bir kupa kahve" olarak karşımıza çıkıyor.
"Son Görev"e bakıyorsunuz. Özensiz bir Türkçe. Aslıyla karşılaştırmaya gerek bile yok, çeviri yanlışları...
İşte bir örnek:
"Gelin, gelin, efendim" dedi Holmes gülerek. "Siz de dostum, Dr. Watson gibisiniz..."
"Gelin, gelin"... İngilizcesi "Come, come..." Tamam, "come" "gelmek"tir ama "come, come" "hadi, hadi"dir.
Bazı cümleleri çözebilmek için de Sherlock Holmes olmak gerekiyor.
Yazık. Güzel bir girişim, kaçırılmış bir fırsat olarak sonuçlanmış.
Murathan Mungan bu kez de kadın öyküleri seçti
Geçen ay Metis Edebiyat'tan yayımlanan "Erkeklerin Hikayeleri" adlı kitaptan sonra bu ay da Murathan Mungan'ın seçtiği, kadınlarla ilgili 21 hikaye bir araya getirildi. "Murathan Mungan'ın Seçtikleriyle" başlıklı dizinin altıncısı olan bu kitaptaki öykülerde, kadınların çocukluktan yaşlılıklarına kadar geniş bir zaman aralığında içinde bulundukları halleri, duyguları, düşünceleri anlatılıyor. Bu hikayelerde kadınları anne, metres gibi her rolde görmek mümkün. Kitabın ilk hikayesi Roald Dahl'ın "Son Perde"si. Bunun dışında Flannery O'Connor, Katherine Mansfield, Jean Rhys, Doris Lessing, Dorothy Parker, Tama Janowitz ve Doris Dörrie, Margaret Atwood, Ingeborg Bachmann, Alice Walker ve Elsa Morante gibi yazarlar var. Günümüz Alman yazarlarından Judith Hermann'ın "Kırmızı Mercanlar" isimli öyküsü de kitapta yer alanlardan ve Türkçede ilk kez yayımlandı. "Kadınlığın
21 Hikayesi"nde sadece kadın yazarlar olduğunu sanmayın. Murathan Mungan; Hanif Kureishi, Jhumpa Lahiri, Bukowski, Marquez gibi erkek yazarlara da yer vermiş. Bu kitap kadınlara bambaşka açılardan bakmanıza yardımcı olabilir.
Cem Akaş: "Bu kitap bir ilkgençlik macerası"
Cem Akaş "bu kitabı eğlenmek için yazdım" diyerek önceki çalışmalarından farklı bir kitapla çıkıyor karşımıza. Ergenlik çağındaki gençlere yönelik yazdığı kitapta ünlü filozof Kant'ın fikirlerinden yola çıkılarak kurulmuş gizli bir kulüpten bahsediliyor. Hikayenin kahramanları Su ve Kerim de insanların kaderine müdahale eden Kant Kulübü adındaki bu örgüt için çalışırken türlü badireler atlatıyorlar. Alkım Yayınevi'nden çıkan, gerçekçi ve esprili diyalogların olduğu kitap için Cem Akaş "güzel bir ilkgençlik macerası" diyor.
|
|
|

|