|
 |
|
|
Şairin ardından
14 Ağustos'ta kaybettiğimiz Czeslaw Milosz, 20'nci yüzyılın en önemli şairlerindendi. Keşke ona benim ve ailemin hayatında ne kadar önemli bir yeri olduğunu fısıldayabilseydim
Mutfak masası, şeyler içinde, en kendinden öte şeylerden biridir; bunu, belki de en iyi, Virginia Woolf tutkunları bilir. Woolf ile, Deniz Feneri'ne uzanırken bay Ramsay'i Lily'nin gözünden görmüş olanlar, mutfak masasının armut ağacına tırmandığını hatırlarlar, eminim.
Ama mutfak masası, romanın en büyük ustalarından birinin bile tekeline giremeyecek kadar girmiştir hayatlarımıza.
Daha kaynarken, fokurtusu ve kokusu ile bizi doyurup güvende ve sahipli kılan bir tencerenin eşliğinde, oflaya poflaya yapılmış bir ev ödevinin acemi harfleriyle hafızamızda gezinen mutfak masaları vardır.
İçmeye -ulusal bir hak gereği- çocuk yaşta başladığımız çayımızın dibindeki bir parmak tozşekeri eriyene dek epey bir şıkırdaması gereken bardak-kaşık ikilisiyle birlikte en eski sabahlarımızdan şimdiye uzanan mutfak masaları vardır.
Ancak iş dönüşü okunan, televizyona çoktan yenilmiş gazete haberlerinin bulduğu kucaktır mutfak masası. "Haydi canım, bir lokma daha canım" diye diye çocuğumuzun ağzına doldurduğumuz mamanın ortağıdır. Karşılıklı otururken konuşulmadan paylaşılmış bir duygunun sırdaşıdır. İskambil kağıtlarının, sigara küllerinin, börek hamurlarının, karpuz kabuklarının ahını çok çekmiştir.
Kim bilir belki de, nice kadınla erkeği, tabak çanağın dökülüp saçılmasına aldırmadan mutfak masasında seviştiren ya da uykulu ve cılız bedenleri, son anda mutfak masasından kaptıkları ekmek bıçağıyla, dehşet saçan,
azılı haydutların hakkından getiren sinemacıların bir bildiği vardır.
Mutfak masası, bütün bu klişelere uyan ve bütün bu klişelerden taşan bir şeydir ya, asıl konumuz bu değil.
Bu yazıyı, Czeslaw Milosz için yazıyorum.
Milosz, 14 Ağustos'ta, bizim sarılı yeşilli seramik şekerliğin yanındaki köşesinden habersiz öldü. 93 yaşındaydı.
20'nci yüzyılın en çok okunan, en çok çevrilen şairlerinden biri olduğunu, nice dilde, nice hayata dokunduğunu, tabii ki biliyordu.
Ölüm haberini, mutfak masamızda okudum.
Okurken, "Keşke" dedim içimden, "bir yolu olsa da, Milosz'a, benim ve benim üzerimden ailemin hayatında ne kadar yer ettiğini fısıldayabilsem."
Şekerlik, tuzluk ve peçetelik ile birlikte, yıllardır, bizim mutfak masasının hiç değişmeyen dördüncü sakini olduğunu bilse.
Bir şiirler, aforizmalar, anekdotlar ve denemeler derlemesi olan "Sokak Köpeği" kitabının, yıllardır mutfak masamızdan hiç ayrılmamakla beni güvende ve sahipli kıldığını anlatabilsem. Kitabın kapağına kurulmuş, içinde ağaçlar büyüyen, bacalar tüten, yollar geçen o çizgi köpeğe bayılan minik kızımın, "kaş" kavramını, ilk kez Milosz'un bir fotoğrafında, her biri serçe kanadı kaşlarını görünce, kıkır kıkır gülerek keşfettiğini yazsam.
Tabii bütün bunlar, pek çoğumuzun, bize hiç ölmeyecekmiş gibi gelen ve galiba bizce hiç ölmeyecek olanların ardından aşinalaştığımız "keşke" makamından terennümler.
Bu yazı da ancak, Milosz'tan, şiirini o yaşarken yaşamış olsak da olmasak da, hepimize kalan ve 20'nci yüzyılın en ilginç tanıklıklarından biri olan mirasa, kendi halinde bir teşekkür.
Milosz, Litvanya'nın başkenti -o zamanlar Wilno
adıyla Polonya'nın egemenliğinde olan- Vilnius'ta geçmiş ilk gençliğinin sokaklarını bir bir anlattığı bir denemesinde, iki dünya savaşı arasındaki yıllarda "normal bir hayatın başında" olduğunu sandığını yazar.
20'nci yüzyılın ona sunduğu ise, normalin imkansızlığıdır: Komünizmden kaçış; önce Fransa'da, sonra ABD'de sürgün hayatı; Berkeley'de yaklaşık 30 yıl hocalık; Amerikan vatandaşlığı; ana dili Lehçede yazdığı, yazar yazmaz da İngilizceye çevirdiği yüzlerce şiir; bildiği altı dil sayesinde dünya edebiyatında pek az kişiye nasip tek kişilik yolculuklar;
Shakespeare'i, Baudelaire'i, T.S. Eliot'ı Lehçeye kazandırmak; "Işıltılı Şeyler Kitabı" adını verdiği uluslararası antolojisiyle dünya şiirinin az bilinenlerini milyonlar için bilinebilir kılmak; 1980 Nobel Edebiyat Ödülü; komünizmin çöküşünün ardından Polonya'ya dönüş; Gdansk kentindeki Dayanışma Anıtı'nda, Lech Walesa ve Papa
II. Jean Paul ile birlikte ölümsüzleştirilen üç Leh evladından biri olmak; Krakow'daki evinde, yeni yüzyılın ilk demlerinde hayata veda.
Ben, biyografik denemelerini çok severim ya, biyografilerin anlatım gücü hakkında, "Deniz kabukları gibidirler; biyografilere bakarak, bir zamanlar içlerinde barındırdıkları yumuşakçanın sırrına eremezsiniz" hükmünü veren de Milosz'dur.
Yine de, o kabuğun içine girme şansımız var bizim. Hatta kim bilir, bir dizesi ya da aforizmasının biri, aklımızı, onun canlı, kaygan, yumuşak dokusuna bile değdirebilir belki.
Yeter ki, dağarcığımızda Milosz'a bir yer açalım; bir kitabını mutfak masamıza buyur edelim, bakalım.
ycongar@erols.com
|
|
|

|