|
 |
|
|
"Ne olacak şu bizim medyanın hali?"
Nail Güreli "Şu Bizim Medya" kitabında medyanın sorunlarını anlatıyor, meslek örgütlerindeki deneyimlerinden yararlanarak çözümler öneriyor, arandığını söylediği çıkış yollarını gösteriyor
Woody Allen'ın "Zoraki Kahraman / Bananas" filminin başında ABD'li bir televizyon haber sunucusunu görürüz. Sunucu, bir Latin Amerika ülkesinden canlı yayın yapmaktadır. Devlet başkanlığı sarayının önünde, kalabalığın arasındadır. Kameraya bakarak, "Biraz sonra" der, "başkan sarayından çıkacak ve bir suikaste kurban gidecek... Bunu canlı olarak yayınlayacağız."
Gerçekten de biraz sonra başkan, sarayından çıkar ve öldürülür. Sunucu, onun son sözlerini seyircilerine sıcağı sıcağına aktarabilmek için yanına koşar...
* * *
Nail Güreli'nin "Şu Bizim Medya" (Bas -Haş, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti yayını) kitabını okurken, ilk sayfalardaki "Şeytan Üçgeni: Medya-Siyaset-Ticaret" bölümünde, Woody Allen'ın filminin bu sahnesini hatırladım. Bütün dünyada geçerli olan üçlü ilişkiyi ne kadar özlü, vurucu bir biçimde yansıtıyordu.
Bu ilişki medyanın doğuşundan beri vardı gerçi; ama bu kadar kapsamlı, bu kadar etkin değildi.
Güreli, "Eskiye öykünmek gibi olmasın ama, sözü edilen 'yanlışlar dönemi'nden eski devirde, muhabirlerinden genel yayın yönetmenine, yazarından çizerine kadar gazeteciler, siyasal iktidar sahiplerine belli bir 'mesafede' durmaya özen gösterirlerdi" diyor. "Elbet her devirde meslek ilkelerine, gazetecinin doğru davranış kurallarına uymayanlar olmuştur. Ama bozulma hiçbir zaman, şu sözü edilen yakın geçmişteki kadar ileri dereceye varmamıştı. Nihayet bunun çıkar yol olmadığı görüldü ve genel bir söylemle saygınlık / güvenilirlik açısından basın dibe vurdu... Şimdi çıkış yolu aranıyor."
Güreli, medyanın sorunlarını anlatıyor kitabında; gazetelerde ve Türkiye Gazeteciler Sendikası, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti gibi meslek örgütlerinde geçen yarım yüzyıllık deneyimlerinden yararlanarak çözümler öneriyor, arandığını söylediği çıkış yollarını gösteriyor.
Kitap sekiz bölüme ayrılmış. İlk bölüm, sözü edilen "şeytan üçgeni"yle ilgili görüşleri, eleştirileri içeriyor. Yakın geçmişimizden örnekler veriliyor.
İkinci bölümde, "Yansıtmak mı, yönlendirmek mi?" sorusundan yola çıkılarak, "tarafsızlık" konusu ele alınıyor. "Savaşta medya"nın irdelendiği üçüncü bölümde de sürdürülüyor bu konu. Güreli gazeteciliğin temel ilkelerinden birini hatırlatıyor: "Haberler tarafsız olmalıdır, ama gazetecinin kendi imzasıyla yayımladığı yazıların, yorumların tarafsız olması beklenmemelidir."
"Çok sesliliğin gereği budur" diyor Güreli. Gazetecinin savunduğu görüşlerin "taraflı ama bağımsız" olması gerektiğini hatırlatıyor: "Savunduğunuz görüşte samimi olacaksınız, herhangi bir güç odağının çıkarına hizmet edecek biçimde, hele hele (sözümüz meclisten dışarı diyerek ve istemeyerek söyleyelim) kişisel bir çıkar için yazı yazmayacak, bir görüşü savunmayacaksınız."
* * *
Dördüncü bölümün ana başlığı "Habercilik-Yayıncılık İlkeleri". Gazetecilik okullarında öğretilen ya da mesleğe yeni adım atanların ilk öğrenmesi gereken kuralların "şu bizim medya" tarafından nasıl çiğnendiği örneklerle anlatılıyor. Güreli ekonomik ya da siyasal çıkarların çatıştığı noktada, çoğu zaman tercihin "halkın haber alma, doğru bilgi edinme hakkı"nın aleyhine yapıldığını, bu hakkı kemiren bir başka "virüs"ün de "çifte standart" olduğunu söylüyor.
Basın özgürlüğüne, bu hakkın nasıl kullanıldığına, nasıl kullanılması gerektiğine de değiniyor Nail Güreli. "Basın özgürlüğü, yalnızca gazetecilerin sorunu değil, halkın sorunudur" diyor.
Gazetecilikte bir başka temel ilke de "haber takipçiliği"yle ilgili. "Şu bizim medya"da bu ilkenin nasıl gözardı edildiği, Güreli'nin kitabında örneklerle anlatılıyor.
"Soru sormanın kuralları"yla ilgili bölümü okurken, bizde genellikle bu kurallara pek uyulmadığını düşündüm. Güreli'nin belirttiği üç temel nokta (Gazeteci, konuştuğu kişinin görüşlerini yansıtmak için soru sormakla yetinir; karşısındakinin işine gelen "çanak" soru sormaktan kaçınır; konu hakkında hiçbir hazırlık yapmadan, konuşacağı kişinin karşısına geçip acemice sorular sormaz) çoğu zaman göz ardı ediliyor.
Ama kurallara uysanız da, "şu bizim memleket"te başbakanından spor kulübü başkanına, teknik direktörüne kadar, soru sorduğunuz herkes tarafından azarlanma, aşağılanma ihtimaliniz çok yüksek...
* * *
Kitabın beşinci bölümünde "yerel basın" işleniyor. Altıncı bölüm "eleştiri-özeleştiri"yle ilgili... Bu konuda ne kadar tutarsız olduğumuz, örnekleriyle sergileniyor.
Köşe yazarlığının ayrıntılı biçimde (yine örneklerle) ele alındığı bölümden sonra "Ne olacak şu bizim medyanın hali?" sorusuna yanıtlar aranıyor.
Güreli'nin fazla iyimser olduğu söylenemez ama pek de umutsuz değil doğrusu.
"Son çeyrek yüzyıllık süreci şöyle bir gözden geçirip, bugün gelinen noktaya baktığımızda, düzelme umudumuzun biraz daha arttığını söyleyebiliriz" diyor.
Ona göre, "prestije dönüş" yolunda adımlar atılmaya başlanmıştır.
* * *
1958'den beri, "şu bizim medya"nın göbeğinde olmasa bile, içinde sayılırım. Nail Güreli'nin sözünü ettiği sorunların çoğunu yaşadım, bir bölümüne de çok yakından tanık oldum. Belki de bu nedenle, "sıradan bir okur"un alamayacağı tatları da aldım bu kitaptan.
Arka kapakta yazılanlara katılıyorum: "Şu Bizim Medya en tartışmalı dönemin bir belgeseli. Aynı zamanda gazetecilere, genç iletişimcilere, düzgün medyaya gönül verenlere, medyadan yakınanlara, herkese bir kaynak kitap."
Ey Türk medyasının evladı,
Senin bağımsızlığına ve tarafsızlığına kastedecek düşmanlar bütün dünyada emsali görülmemiş bir kudretin mümessili olabilirler. Cebren ve hileyle, ticari kredilerle, denetim dışı reklamlarla, promosyon kampanyaları ile ve siyasi baskılarla aziz medyanın bütün sayfaları, ekranları, mikrofonları zaptedilmiş, bütün tersanelerine (pardon iletişim kanallarına) girilmiş, bütün savunma güçleri (orduları) dağıtılmış ve medyanın her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Ey Türk medyasının evladı!
İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, medyanın bağımsızlığını ve tarafsızlığını kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, gönül verdiğin meslek ilkelerinde mevcuttur.
Nail Güreli (21 Ekim 1997'de yaptığı bir konuşmadan)
|
|
|

|