
|
|
|
 |
|
|
Editörden
Hayatımın ilk ineğine...
MURAT SABUNCU
Biliyorum son dönemin en popüler ineği, Sütaş'ın ineği. Top oynuyor, gol atıyor, seveni bol. İtiraf edeyim ben de seviyorum o ineği. Ama bunu söylerken hayatımın ilk ineğine haksızlık yapmak istemem. Ben köyde büyümedim. Ailem de eski İstanbullu. Dolayısıyla ineklerle ilk tanışıklığım kitaplardan oldu. Bir de severek yediğim bir peynirin etiketinden.
Bu peynir, çoğumuzun eritme peynirlerin tamamına onun adıyla seslenmemize neden olan bir marka aslında: Karper. Etiketin üzerindeki ineğe gelince. Uzun kirpikli, renkli gözlü sevimli bir inek bu. Eskiden boynunda papyonu yoktu, şimdi puanlı, kırmızı renkli bir papyon takıyor. Ucunda da çanı var.
Bilmem sizin de başınıza geldi mi? Ben yıllarca bu peynirin ambalajını başarıyla açamadım. Peynirin bir kısmı hep ambalajın içinde kaldı. Gerçi yeni ambalajları kolayca açmak için bir formül de bulmuşlar artık. Benim burada anlattıklarım işin magazin tarafı. Peynirin ve sahibinin öyküsünü ise Eylem Türk'ün kaleminden haber sayfalarımızda bulacaksınız. Geçen hafta Şule Yücebıyık arkadaşımıza Billurtuz ilk kez kapılarını açmıştı. Bu hafta da Eylem'e Karper'in kapıları açıldı. Ve karşımıza oldukça ilginç bir öykü çıktı. Aslında bu; hem bir varlık, hem de bir yokluk öyküsü.
Varlık öyküsü çünkü; öykünün başlangıcı Varlık Vergisi yıllarına dayanıyor. Yokluk öyküsü çünkü; Karper'in kurucusu Hayk Arslan'ın babası, Varlık Vergisi sebebiyle mallarının çoğunu kaybediyor. Ortaokulu henüz bitiren Hayk Arslan ağlaya ağlaya okulu bırakıp babasına destek vermek için peynir komisyonculuğuna başlıyor.
Ve yıllar sonra yeniden 'Varlık' öyküsü başlıyor. Çünkü Karper varoluyor. Türkiye eritme peynirle tanışıyor. Zor geçen 'yok' yıllara inat, yeniden 'var' günler başlıyor. Piyasanın yüzde 80'i Karper'in oluyor. Belki de kısa bir hayat özeti Karper'inki. Bir varmış, bir yokmuş...
|
|
|

|
|