|
 |
|
|
Tarihe 1000 Canlı Tanık
"Yerde yatmasın nurda yatsın"
"Kocam çok çalışkan bir adamdı. Getirmesini de, yedirmesini de bilirdi... Motorun altında kaldı. Gittim yanına 'Ben ölüyom. Hakkını helal et, çocuklarıma iyi bak, kimseye hırpalatma' dedi ve püf deyiverdi gitti"
İÇİMİZDEN BİRİ GÜLSÜM KAZİME YAKAR (81)
1931 yılında Hadiye Hanım ve balıkçı Ahmet Bey'in çocuğu olarak Bozcaada'da dünyaya gelir. 1945 yılında adadaki ilkokulu bitirir. 1951 yılında deniz taşımacılığı ve balıkçılık yapan Hüseyin Bey ile evlenir. Üçü kız, dört çocuğu olur. Eşiyle birlikte Bozcaada'nın ilk otellerinden birini açarlar. Son derece mutlu geçen evliliği, eşinin 1978 yılında ölümüyle noktalanır. Hüseyin Bey'in vefatını izleyen yıllarda bağcılıkla uğraşır. Halen Bozcaada'da yaşayan Gülsüm Hanım ile adadaki evinde görüştük...
Bozcaada'da doğdum. Annem Marmara Adası'ndan gelme, babam buranın köklüsü. Annem çok iyi bir kadındı, lokmasını al ağzından, sesini çıkarmazdı, ağırdı. Babamın bir gözcağızı yoktu. Balıkçılık yapıyordu, sonra gemicilik yapmaya başladı. Burada dört tane zengin aile vardı, Talay'lar, Ataol'lar falan. Kalan herkes, üzümcülük ve balıkçılıkla geçinirdi. Fakir sayılırlardı. Dört kardeştik. İki oğlan, iki kızdıktı, ikimiz öldü, ikimiz kaldık. İki katlı ahşap bir evde otururduk o zamanlar. İlkokulda Rumlarlan okurduk. Adanın o zamanlar 800'ü Türk'tü, 1000 tanesi Rum'du. Ama şimdi Rumlardan 30 kişi ya var, ya yok diyolar. Rum mahallesi ve Türk mahallesi vardı. Rumlar da bizim gibiydi; onlar da bağcılık ve üzümcülükle uğraşırlardı. Bayram yaparlardı, giderdik, ekmeklerimizi korduktu, bakardık onlara. Onlar da bizim düğünlerimize gelirlerdi bakmaya. Düğünlerde tek ayak üstüne sirto çekerdikti. O zamanlar muhabbet vardı. Toplanırdık, kuramalar yapardık. Kurama derlerdi o zaman. Kız kıza muhabbetler, şarkılar söylerdik, oynardık, eğlenirdik. Mesela, sen etini koyuyordun, biri pirincini getiriyordu, öteki yoğurdunu getiriyordu. Gidiyorduk bir bayır tepesinde oturuyorduk, muhabbet ediyorduk. O zamanlar hatırımda kalmış, bir Rumca şarkı söyleyivereyim size: 'Samyotisa, samyotisa, yotisa, yoti samyo, malamatemya, ta kupya, samyotisa, ka narto, na separo' söylerdik. Türkçe şarkı da söylerdik: 'Sevemedim karagözlüm, seni doyunca, hep kıskandım seni elden, ömür boyunca, herkes bize cefa çektir, bilmem nedendir, sevemedim, doyamadım seni, ömür boyunca.' Kızken de evlendikten sonra da çok iyi yaşadım…"
Rumca konuşmak yasak
"Rumların düğünleri de çok güzel olurdu. Biz de kiliseye giderdik. Düğünlerini -İğdelik deriz- şimdi orlara evler kuruldu, bayırın tepesinde yaparlardı. Davul çalmazlardı. Akordion bir de kanun çalardı. Artık kimimiz ağızlarımızlan söylerdik, kimimiz çalardık. Rumlarlan aramızda çok birlik vardı. Yalnız bir hata vardı okullarda. Türkçe konuştururlardı, Rumca konuşturtmazlardı, yasaktı. Onlar mecburen Türkçe öğrendiler, bize bi Rumca'yı öğretmediler. Bir arada yaşıyoruz bize de bir Rumca öğretilsin di mi? Anamızı, babamızı sövseler bilmeyiz. Rum mahallesinde oturanlar ve Marmara adasından gelenler Rumca bilirlerdi. Yalnız annem derdikine 'Marmara Adası'ndaki Rumlar kaba' derdi, 'buranın Rumları daha kibar '. Çok tutumlulardı. Şimdi mesela entari eskiyiverdi mi kaydırıveririz, onlar kaydırmazlardı, üzerine bi başka desen korlardı, bayramda giyerlerdi. Okulu bitirince abim beni daha okutmak istedi. Babamlar razı gelmediler. Kızken beni aldı abim, Balıkesir'e götürdü. Orada Singer dükkanı açtı. Beni de dükkana attı, İzmir'den geldi öğretmen bana nakış öğretti. Öğrendikten sonra tuttu abim beni, Sındırgı'ya, Karaağaç köylerine, Balıkesir'in köylerine götürdü, bir öğretmen gibi yaptı. Sergi açtık. Birkaç tane makine götürdük onlara ben de nasıl kullanacaklarını gösterdim. Ayaklı makinem, hâlâ duruyor yukarıda. Ben ordayken, kaynanam, kaynatam beni istemeye geldiler. Bir yüzük taktılar, ordan kalktım ben Bozcaada'ya geldim. Bizimki askerden geldikten sonra evleniverdik."
Paralar serpildi üzerimize
"Davullu düğün yaptılar. Kına gecesi yapıldı. Giyinildi, kuşanıldı, hamamlara gidildi, bornozlarımızla oyunlar, sirtolar çektik. Ondan sonra kına aldık elimize, kınalarlan oynadıktı, sirto çekildi gene. Karşılama havaları oynanırdı. Sonra evden gelin çıkmamız oldu. Böyle davullar çaldı, biz baba evinin kapısından gelin çıkıyoz, paralar serpildi üstümüzden. Mahallede dolaştık, davullar çaldı. Rakı içerdi erkekler. Akşam tekbirlen gelirdi güvey, camiden tekbirlen getirirlerdi. Eşim hiç iş yaptırmadı bana. Boğazına titizdi, onun yiyeceği yemekleri yapardım. Öyle bulaşık, çamaşır yıkayan kadınım ayrıydı, mesela evimde böyle kapı açacak insanım ayrıydı. Bizimki kaptanlık yapardı. Kaynatam da kaptandı, motoru vardı. O motorlan benimki biraz çalıştı, baktı olmadı, bu sefer yeniden motor aldı benimki. Geyikli iskelesinden insan getirir götürdü. Kocam çok çalışkan bir adamdı. Yani getirmesini de bilir, yedirmesini de bilirdi, nasıl diyim sana ben, bambaşka bir insandı. Bir ara Çanakkale seferlerinde bakkaliye malı getirirdi. Sonra, Mavili adasına giderdi, burda zenginlerin koyunlarını filan götürür atardı. Günlükçüsü vardı yanında. O denize gidince motor arıza etcek mi, bir şey olcak mı diyerekten bakardım. Ettiyse hemen buradan motor kaldırtırdım. Ortaokulun olduğu tepeye çıkardım, bakardım benimkinin motoruna... İlk kızımı doğum yapıcaz, ebe yok adada. Herkes de böyle şikayetçi. Balıkesir'e gittim ben, abim orada dedim ya, büyük kızımı orada doğum ettim. Ondan sonra tuttum ben buraya geldim, ikinci doğumum, Hüseyin'in (torunu) annesine doğum yapcam, bu sefer gine yok ebe. Tuttu bizimki, daha altı, beş altı aylıkım, bi dilekçe yazdı Ankara'ya, 'buraya' dedi, 'ebe yollamıyosunuz, hiç olmazsa paytar (baytar, veteriner) yollayın, hanımlarımızı paytarlan doğurtturalım' dedi, yani çok afedersiniz. O zaman tuttular, buraya ebe yolladılar, karı-koca, onlar da durmadılar. Ortanca çocuğumu, bir topal ebe vardı burda, onlan doğum ettim. Hep jandarmalıktı burası. Bizim karşımızda Rum doktor yaşardı. Papadoklu derlerdi. Çok iyi insandı. Duyuşumuza göre, kapılarını, camlarını taşlamışlar. Burada rahat bırakmadılar onları. Rumlar evleri İstanbullulara satılar, işte İstanbullular böyle kondular adaya. Rum mahallesinde bir tane arsa kalmadı. Rumlar buradan ağliyerek gittiler, çok zor ayrıldılar… Ben bir süre bağcılık da yaptım. Ege'de bağımız oldu. 40 bin kütük kadar bi bağ yaptıkdı. Burada da para etmiyor üzümler. İstanbul'a sevk ediliyordu. Şaraplık üzümleri buranın zenginlerine veriridim."
Hotel Yakar açılıyor
"Bir gün ebediyat öğretmeni, iki tane Alman kız geldi Bozcaada'ya. Bundan 40 sene evvel. Odunluk iskelesine, gelince bu sefer diyolarkine, işte yatcak yer yok, o zaman daha, otel falan birşey yok, Rum pansi-
yonu var bir tek. Hüseyin Yakar kaptan var demişler, o sizi eve alabilir demişler. Bunlar da kız. Hüseyin abin (eşi) teslim alıyor, eve getiriyor. Bunlar artık bizim adanın her yerlerini aldılar, çizdiler, biçtiler, gezdiler. Sabah oldu bunlar gitcekler, ha dedilerkine 'Biz buraya niçin geldik biliyor musun? Buraya turizm kurulacak'. İşte bunlar yazılınca çizilince, bak şimdi turizm yükseldi burda. Sonradan çok gelenler oldu buraya, Alamanya'lardan hep gelenler oldu."
"Önceleri evlerde kalırlardı. Burda daha önce pansiyon olarak Rum karısı vardı. Şimdi burada hiç otel yoktu, ilk oteli bizimki, Hüseyin abin açtı, bir güzel merasimlen açıldı. Böyle dört oda yukarıda, dört oda aşağıda, gayrı biz 26 yatak yaptıktı. Hotel Yakar koyduk adını. Önceleri gelen giden yoktu. Sonra yavaş yavaş insanlar gelmeye başladı. Bu sefer de işe yetişemez olduk. Hüseyin abin odun mu getirsin, posta mı taşısın, otele gelip gidenleri mi taşısın. Ben perişan oluyom çocuklarlan, çamaşır yıkıyom, o zaman makinalar yok ki, bahçeye kazan kurardık, pikeleri, çarşafları yıkardık, ölüp geberirdikti. Ondan sonra 'Bu olmıycak' dedim Hüseyin'e, 'Eller yiyolar. N'apacaksan yap' dedim. Ondan sonra kapamağa mecbur olduk oteli, veriverdik."
"Mesela bizim damadın babası Kore'den gelme, lokantacılık yaptılar. Dışardan gelenler oraya yemeğe giderlerdi, buraya da yatmağa gelirlerdi. Orası burası derken millet ilerletti, yeni yerler açıldı. Siteler yapıldı."
Hakkını helal et
"Eskiden kapının anahtarını üstünde bırakırdım, şimdi bırakamam, korkuyom. Yani bozuldu adamız. Gelenler gidenler çoğaldı. Çok iyi aileler de vardı o gelenlerin arasında. Otelde gelip kalanlardan bazıları hâlâ gelip giderler bana. 1978'de eşim vefat etti. Motorun altında kalıyor. Çıkarmışlar, boynuna geliyor, motorun şeysi, bir şişme oluyor. 'Karımı yetiştirin' diyor, beni acele yetiştiriyolar. Ben gittim ki, boynuma sarıldı. Sonra, 'Ben ölüyom, hakkını helal et' dedi. Çocuklarıma iyi bak, kimseye hırpalatma' dedi, püf deyiverdi gitti, bu kadar işte... Tüm çocuklarıma ev aldım kafalarını sokacakları, güle güle otursunlar. Onlara 'Hiç ellemeyin beni' diyom. Yerde yatmasın benim kocam, nurda yatsın. Bana her şeyini bıraktı, rahatımlan bıraktı gitti." n
Bu görüşmeyi gerçekleştirmemizde de bize destek olan Bozcaada Koreli Restoran'a teşekkür ederiz.
Gülsüm hanımın domates reçeli
"Domates reçelini asıl Rumlar yapardı. Rumlardan da şimdik ben öğrendim. Şimdi domateslerin güzelce kabuğunu ayıklıyosun, tepelerinden de deliyosun, çekirdeğini çıkarıyosun, ondan sonra getiriyosun kirece yatırıyosun. Ben onu ayıklarken temiz suya koyuyom, sudan çıkarıyom, kirece yatırıyom. Bir saat kireçte kalıyo, kireçli suda ama duru olarak, kirecin durusunu alıyom. Ondan sonra çıkarıyom, kaynak suya koyuyorum, kaynak sudan çıkarıyorum, kireç akacak. Su getiriyorum, suyunu, tadın içine koyuyorum, tatta kaynatıyorum. Padem ağartıyorum, pademlerini de getiriyorum içine koyuyorum. O kadar. Sonra tabii gelen giden buraya turist olduktan sonra, millet yapmaya başladı. Bilen de yaptı, bilmeyen de yaptı. "
Kaynak kişi önerilerinizi ve maddi desteklerinizi bekliyoruz.
Telefon: (0212) 327 86 58
Faks: (0212) 227 37 32
e-posta:tbct@tarihvakfi.org.tr
Proje danışmanları: Doç. Dr. Aynur İlyasoğlu, Doç. Dr. Esra Danacıoğlu
Görüşmeyi gerçekleştiren: Gülay Kayacan
Görüntü kaydı : Tamer Üstel
Deşifre / redaksiyon: Sevil Üzrek
Yayına hazırlayan: Tuba Çameli
Gelecek hafta: Osman Zeki Oral Karadeniz Ereğli'sini anlatıyor.
|
|
|

|