|
"Ah'ım gibi ah, var mı acep ah'lar içinde"...
TATİLDEKİ TBMM'nin olağanüstü toplantıya davet edilerek, tam 78 yıl sonra değiştirmeye başladığı Türk Ceza Kanunu...
78 yıl önce, Mussolini İtalya'sının faşist ceza yasası, hemen hemen aynen nasıl kopya edildi de, kabul ediliverdi bizim Büyük Millet Meclisi'mizde? O Meclis ki, Başkanlık Divanı'nın arkasında, "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" diye yazılıydı.
Türkiye bugün, Birleşmiş Milletler'in yaptığı açıklamalara göre, "bireyin yaşam kalitesi açısından" 173 ülke arasında, 82'nci basamağa ve Yunanistan'daki düzeyin de 60 basamak altına düşmüşse; acaba bunda 78 yıl önce kabul edilen TCK'nın hiç mi etkisi olmadı?
***
Acaba 78 yıl içinde, şimdi değiştirilmeye başlanan TCK'nın uygulanması süresinde kaç kitap toplatıldı, kaç gazete kapatıldı; kaç yazı adamı, kaç sanat adamı, kaç düşünce ve bilim adamı, ağır ceza mahkemelerince tutuklanıp yargılandı ve cezaevlerinde çarmıha gerildi?
Böylesi bir dökümü, bilmiyorum bir gün birileri yapar mı?
***
Türkiye de ister istemez, küreselleşme sürecini kamçılayan modern teknolojinin gelişimiyle, saydamlaşmada...
Önceki günkü Milliyet'te Melih Aşık, yazısını şöyle bitiriyordu:
"Noktayı öğretmen maaşlarıyla koyalım isterseniz.
Avrupa ülkelerini bir yana bırakıyorum. Bugün öğretmen maaşları Kıbrıs Rum kesiminde ortalama 4.5, KKTC'de 2 milyar lira civarında. Bizde ise sadece 650 milyon lira."
***
Saydamlaşma hızlandıkça, kimbilir daha neler neler çıkacak ortaya?
Sultan Aziz ve II. Abdülhamit dönemlerinde, Fransa'daki lise eğitimi de kopya edilirken; o ülkede böyle bir eğitime neden gerek görüldüğü hiç araştırılmadı.
500 yıl boyunca okyanusların kullanımı sonucu teknolojideki birikim ve gelişme, küçücük Avrupa kıtasına da yansıdı ve endüstri devrimini yarattı.
Aristokratlar egemenliğinin karşısına; artık aristokrat olmayan, ama tezgah, fabrika, sözün kısası makine sahibi olan kentliler, yani burjuva patronları dikiliyordu.
Köylüler de, kentlerdeki tezgah ve fabrikalarda işçi olarak çalışmaya ve işçi sınıfını oluşturmaya başlamışlardı.
***
Ne var ki, yeni zenginleşmeye başlayan ve Fransız İhtilali'yle de, aristokrat egemenliğini yıkıp, politik iktidarı ele geçiren burjuvazi; aristokratların, "donsuzlar takımı" damgasını vuracağı ölçüde, bir hayli hödükçe idi.
Napoleon, bu hödüklüğü arıtmak için mayalandırmıştı lise eğitimini... Yoksa lise eğitimi, çıplak hayatta ekmeğini kazanmayı sağlayacak bir "meslek" donanımı vermiyordu kimseye. Lise mezunları, babalarının işyerlerinde, biraz daha yontulmuş olarak "yönetim kadroları"nı geliştireceklerdi.
***
Endüstri devriminden geçmemiş ve köylülük dönemini aşamamış Türkiye de, Fransa'daki lise eğitimini - sözde çağdaş olma amacıyla - yine kopya edince; lise mezunları, Hazine'den geçinmek için devlet kadrolarına doluştular ve Osmanlı mutlak monarşisinin yerine oligarşik bir yapı oluşturdular.
Monarşinin yerine geçen oligarşik egemenliğin de öncülüğünü, büyük oranda dış merkezlerin etkisiyle militer kesim aldı. Hamasi söylemler aldı yürüdü. Ekonomiden söz açmak suç sayıldı. Ve Türkiye "yaşam kalitesi" açısından Yunanistan'ın da 60 basamak altına düştü.
***
Şimdi usul usul, daha önce pek yazılıp konuşulmamış olan bu konular geliyor gündeme...
Dünkü Sabah'ın da manşeti şöyleydi:
"Askerin rolü tartışması - Hollanda Genelkurmay Başkanı: 'TSK daha geri plana çekilmeli.' Emekli. Org. Başer: 'Evet, ama ağır ağır...'"
Manşete çıkarılan haber, "Türkiye'nin AB üyelik beklentisi ve Silahlı Kuvvetler'in rolü" konulu panel...
O panelde de siyaset bilimci Prof. Heper, Genelkurmay Başkanımız Org. Hilmi Özkök'le yaptığı bir görüşmeden küçük bir özet vererek şöyle demişti:
"Sayın Özkök de darbelerin sonuç vermediği, son sözü sivillerin söylemesi gerektiği görüşünde..."
***
ABD'deki başkanlık seçimlerine de, artık 6 hafta kaldı...
Başkan Bush, politik son bir şahlanma gösterisi yapmak için, El Kaide örgütünden önde gelen bazı kişileri, belki de Bin Ladin'i bakalım yakalayabilecek mi?
***
"Üçüncü Dünya" ülkelerinde, çeşitli meslek dallarında başarı alanları yok. Tek başarı ve saltanat doruğu, politik egemenlik...
Ve bu uğurda ölen ölene, öldüren öldürene...
Gerçekte ise, hamasi bir koşullanmanın sloganları ötesinde; ne kimse biliyor ölenlerin neden öldüklerini; ne öldürenler biliyor, neden öldürdüklerini...
***
Yarım yüz yıl öncesi, Ankara Gençlik Parkı'nın yeni düzenlendiği günlerde, Osman Nihat'la yan yana geziniyorduk parkta...
Osman Nihat son bestelediği şarkıyı mırıldanıyordu:
- Ah'ım gibi ah, var mı acep ah'lar içinde...
c.altan@prizma.net.tr
|
|