|
 |
|
|
Koleksiyonu kurtarmak
Farkında mısınız ? İspanya'da Real Madrid, Türkiye'de Beşiktaş hemen her hafta peşpeşe hayal kırıklıkları sergiliyor.
Bir yanda Ronaldo, Zidane, Beckham, Roberto Carlos...
Bir yanda Carew, Okan, Pancu, Ronaldo...
Birinde zavallı Raul, ötekinde ocaktan yetişen Sergen.
Futbol oynama keyfini unutmuşlar... Maç kazanma duygusunu kaybetmişler... İç sorunlarıyla uğraşıp, onları çözmeye çalışırken, en basit, en kolay maçlarda dahi zorlanıyorlar... Kazanamıyorlar.
Real Madrid'de Camacho istifa etti, görevi yardımcısına bıraktı...
Beşiktaş'ta Del Bosque, engin sükunetini sergileyip sabrediyor...
İkisinin de kariyerleri tartışılıyor... İkisi için de atış serbest... Çünkü kazanamıyorlar... Camacho teslim oldu, gitti. Del Bosque, dayanıyor, direniyor.
Real Madrid'le Beşiktaş'ın ortak özellikleri "takım" değil, "pahalı koleksiyon" olmaları.
Pahalı parçalar !
Florentino Perez, üç yıldan beri dünya futbolunun en parlak yıldızlarını toplayıp, onlardan kurduğu koleksiyonla zenginlik gösterisi yapıyor, bu gösteriyi kâra dönüştürmek için çift rakamlı milyon dolarlarla ifade edilebilecek sponsorluk anlaşmaları düzenliyor. Beckham'ın M. United'den alındığı gün, 23 numaralı Beckham formasını satışa sunuyor. O forma satışından elde ettiği gelirle bonservis parasını çoktan çıkardığı görülüyor. Öte yandan hemen her yıl takvime koyduğu uzak doğu turlarından da en pahalı koleksiyonunu sergileyerek kârlı dönüyor Perez...
Yıldırım Demirören ise Perez gibi parasal zenginlik ve en pahalı parçaları toplama ihtirasına sahip değil hakçası...
Ne var ki, transferin başlamasına birkaç gün kala seçildiği kongre, onu ister istemez acele alımlara, ne bulduysa sepete atmaya yönlendirdi. Bir yıl önce büyük hayal kırıklığı ve çöküş yaşayan kadro dağıtıldı. Yenisi kurulurken de "koleksiyon" un bütünlüğü, birbirini tamamlaması, parçaların birbirine yakışması gibi temel özellikler unutuldu...
Takım değil, koleksiyon sahibi olmak ne Perez'i mutlu ediyor, ne de Demirören'i... İki koleksiyonun da yanlışlarını gören, yaşayan, o koleksiyonlar uğruna kariyerinden kişisel bedeller ödeyen tek kişi Del Bosque...
Real Madrid, kupalarla dolu müzesini bu yıl bakım ve tadilat nedeniyle gösteriye kapatabilir. Ama Beşiktaş'ın böyle bir hakkı da yok, şansı da !
Bir yardımcı şart
Beşiktaş için, kazanamadığı son derbiden sonra acil çözüm, çoğunun kolayca gevelediği gibi Del Bosque'yi göndermek değildir. Böyle bir karar, sadece intihar olur... Dahası, "Zaten tüm yanlışlar hocadaydı" yutturmacasıyla kendi kendini temize çıkaracak olan futbolcuların daha da gevşemesine, ipe un sermesine yol açar...
Beşiktaş için acil çözüm, kendi piyasamıza göre oluşmuş bu pahalı koleksiyonu, bir an önce sadeleştirip sıkıca elden geçirerek bir takım haline dönüştürmektir.
Bugüne kadar gördüğüm, hemen her maçta yaşadığım gerçek, Del Bosque'nin her başlama vuruşunda koleksiyondan hep bozuk bir set oluşturması.... Hep bir yanı eksik, bir yanı noksan on birlerle maça başlaması.
Gördük ki, üç İspanyol yardımcısı da Bosque'nin bu yanlışını önleyemiyor. Hocanın beklediği uyarıları yapamıyor.
Daha önce de yazdım, son kez ısrar ederek tekrarlıyorum... Del Bosque'ye kulüp içinden yetişmiş, ustalığını kanıtlamış, gözü tok, yüreği temiz, kafası aydınlık bir yardımcı gerek...
Unvanı ne olursa olsun, Yıldırım Demirören böyle birini bulmak zorunda...
Aslında buldu da...
Adı belli... Kişiliği tertemiz. Başarısını kanıtlamış, mesleksel olgunluğa erişmiş bir Beşiktaşlı...
Ama henüz karar veremiyor Demirören...
Giderek zaman kaybediyor...
Koleksiyona da yazık oluyor, Beşiktaş'a da!..
Uzman 'penaltıcı' aranıyor (!)
Sevgili Hıncal Uluç, Galatasaray'ın derbi performansından memnun olmadığı için Hagi'yi eleştiriyor. Görüşlerine elbette saygı duyuyorum.
Bence Hagi, gün geçtikçe takımını toparlıyor. Del Bosque'nin kıskanacağı bir istikrar yakaladı. Elbette yanlışları, hataları, gereksiz ısrarları var. Örneğin Saidou'yu oynatmaması gibi. Baliç'e zaman zaman bir kurtarıcı olarak bakması gibi. Hele, frikiklerde en büyük ustanın, takımına henüz bir frikikçi kazandıramaması, bazı frikik uygulamaları ile gol bulamaması önemli eleştiri noktaları.
Uluç'un "Bu takımın bir penaltıcısı olmaz mı ?" biçimindeki eleştirisine ise hiç katılmıyorum.
Derbide kazanılan penaltıyı Hakan Şükür kullandı ve kaçırdı. Bu onun penaltıcı olmadığı anlamına gelebilir mi ? Asla!
Kopenhag'daki 2000 UEFA Kupası finalindeki beş penaltıcıdan biri de Hakan Şükür değil miydi ?
Platini'den Lefter'e, Di Baggio'dan Pele'ye kadar dünya çimeninde top kovalamış ne kadar usta varsa, hepsi de penaltı kaçırdılar. Hakan Şükür de işte öyle bir penaltı kaçırdı.
Hepsi bu...
Penaltı, anlık bir olaydır... O maçta hiç hesapta olmayan biri de penaltıyı atar ve... kaçırabilir!
Dünyanın sonu mu yani ?
İşin bir de Hakan'ı teselli etmek uğruna sergilenen arabesk yanı var... Neyse, boşverin.
Penaltı bu... Bazen kaçar... Bu kadar basit!
İnönü gerçekleri
Beşiktaş İnönü Stadı, beklentilerimin de ötesinde futbolun keyifle seyredilebileceği bir mabede dönüşmüş. Emeği geçenleri yürekten kutlarım.
Yönetim kurulu, mühendisler, ustalar ve işçiler çok övüldü, ellerine sağlık.
Ancak bu güzelim futbol mabedinin eksikleri - yanlışları da var :
1) Güvenlik - Türkiye'nin tüm statlarında olduğu gibi - tehdit altında. Dün gazetelerin birinci sayfasında manşet olan haberlere göre, binlerce dolar verilerek kiralanan localarda silahlı mafyoz kovalamacalar olmuş... Taraflar birbirlerine resmen silah göstermişler. O silahlar oraya nasıl girdi ? Polis bu gövde gösterisine nasıl müdahale etti, bilemiyoruz.
2) VIP I bölümünde değeri 140 milyon liralık biletlerle maç izleyen bir genç kızın (E.A.G./ Adı bende saklı) sırtındaki özel yüzüncü yıl forması localardan atılan meşalelerle tutuştu. Genç kızın sırtı ve saçları yandı. Bir meşale, iki kız kardeşin gözlerine isabet etti. Localardaki kişiler, hiçbir uyarıya aldırmadan meşale atmaya devam ettiler. Özel güvenlik elemanı da (numarası bende saklı) hiçbir müdahalede bulunmadı. Dahası yeni açıktan VIP I'e atlayan en az 200 kişiyi güvenlik görevlileri sadece seyrettiler.
3) Basın tribünü tam anlamıyla rezalet. Kimse yanlış anlamasın. Aynı durum Saracoğlu ve A.S.Yen'de de geçerli. Üç Büyük Kulüp yöneticileri, bir zahmet Avni Aker'in basın tribününe baksınlar, ders alsınlar. Orada kablosuz internet bağlantısı, lap top için uygun masalar ve geniş çalışma alanı var.
4) İstanbul'da basın tribünleri horlanmışlığın ve itilmişliğin en vahşi örneklerini oluşturuyor. (Maalesef birçok meslektaşım da bu duruma hiç itiraz etmiyor).
5) O tantanalı ve şaşaalı açılışa İnönü ailesi davet edilmez miydi ? O stada ilk golün sahibi Süleyman Seba gelemez miydi ? Bu incelikleri unuttuk, betonlara övgü yarışına girdik, ne kadar hazin!
agokce@milliyet.com.tr
|
|
|

|