|
Geceler uzamaya başlıyor...
GÜNDÜZLERLE geceler arasındaki hiç şaşmayan dinamik denklem; kimbilir kaç milyon, daha doğrusu kaç milyar yıldan bu yana 21 Eylül'de, uzunluk açısından birbiriyle eşitlenir ve sonra da geceler uzamaya başlar... Uzar uzar, 21 Aralık'ta en uzun gece yaşanır. Bu kez de gündüzler uzamaya başlar. 21 Mart'ta gündüzle gecenin uzunluğu yine eşitlenir ve sürdürür gündüzler uzamasını, 21 Haziran'a dek...
Gündüzlerle geceler arasındaki dinamik denklemin, ne Yüz Yıl Savaşları umurunda olmuştur, ne Fransız İhtilali; ne de Türkiye'de başbakanlık makamına Recep Peker'in yerine Hasan Saka'nın geçişiyle, Tayyip Bey'in halay çekme karışımı politik ça - ça - ça'ları ve hip - hop'ları...
***
Köyceğiz akşamlarında hâlâ daha bıkmadan usanmadan, ufacık bir ara bile vermeden ötüp duruyorlar ağustosböcekleri...
Ağustosböceklerinin de umurunda değil, Türkiye'nin yıl sonunda AB üyeliği için bir müzakere tarihi alıp alamayacağı...
Ya peki, ev ve bahçe oyalanmalarında yardıma gelen dört çocuklu Feriştah'ın umurunda mı?
Yoo...
Ya peki, aynı çatıyı paylaştığımız dip komşumuz ve dostumuz Güney Afrika doğumlu, psikolog ve bilgisayar mühendisi İngiliz Mark Purvis'in umurunda mı?
Yoo....
***
Turist olarak gelip geçen eski tanıdık Hollandalı dostlar yanında, Köyceğiz'de ev edinip yerleşmiş Hollandalı dostlar da var...
Türkiye'nin AB üyeliği için bir müzakere tarihi alıp alamayacağını hiç konuştuğumuz olmuyor onlarla...
Şayet bir müzakere tarihi alınabilse, yine de 20 - 25 yıldan önce AB üyesi olabilme olanağımız ne kadar ki?
***
Başbakan Tayyip Bey'in politik figür gösterileri; İnönü'nün muhalefet döneminde CHP Genel Sekreter Yardımcısı da olan Cevat Dursunoğlu'nun, muhalefete düşüveren İsmet Paşa ile ilgili olarak yaptığı bir benzetmeyi hatırlatıyor bendenize...
Erzurum dağlarındaki çobanlar, kışın birden tipi bastırdı mı, köye nasıl döneceklerini şaşırır ve sırtlarındaki kebenin yakasını kaldırarak, rüzgâra karşı yürümeye başlarlarmış...
Bir süre sonra, karda bir ayak izine rastlarlarmış. "Demek biri daha geçmiş buradan, demek doğru yoldayım", diye düşünür ve rüzgâra karşı kaldırdıkları yakalarıyla, kardaki ayak izlerini takip ederlermiş. Bir süre sonra ayak izleri ikileşir, üçleşirmiş...
Ve çobanlar tipiyle rüzgâra karşı yan yan yürüyerek köye inmeye çalışırken, farkına varmadan kendi ayak izlerinin üstüne düşer ve aynı geniş çember içinde dönüp durarak, donar giderlermiş.
Buna, "kendi izine düşmek" denirmiş.
***
Cevat Dursunoğlu'nun, İsmet Paşa hakkında böyle bir benzetiş yapması; 1950 seçimlerinden önce Paşa'yı ziyarete gelen taşralı CHP'lilerin, "Şöyle güçlüyüz Paşam, böyle güçlüyüz Paşam" diye İnönü'yü kendi izine düşürmüş olmalarıydı.
O tarihlerdeki İstanbul Valisi Dr. Fahrettin Kerim Gökay da, CHP Taksim mitingindeki kalabalığı göstererek:
- İşte Paşam İstanbul, demişti...
1950 seçimlerinde İsmet Paşa iktidardan düşünce, yıllar boyu bir yığın karikatüre konu olmuştu İstanbul Valisi Dr. Fahrettin Kerim'in sözleri...
***
O tarihlerde İnönü'nün, Washington'a doğru rotayı nasıl kırdığından pek kimsenin haberi yoktu; dolayısıyla ABD'nin de, Türkiye'nin üstünde artmaya başlayan ağırlığından...
Bizim Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde; 100 yıllık ABD basınında Türkiye'yi ait haberlerin, hangi dönemlerde nasıl bir yoğunluk, yahut hangi dönemlerde nasıl bir cılızlık gösterdiğini belirleyen herhangi bir grafik de yoktu.
Sözün kısası, son 100 yılda Washington'un, Türkiye ile ilgili değerlendirmelerinin hiçbir objektif analizi yoktu Ankara iktidarının elinde...
Yerli politikacılar, "Türk'e Türk propagandası" yapmakla yetiniyorlar; dış merkezlerle salt kendi siyasal çıkarları açısından kimsenin bilmediği bazı - askeri de dahil - anlaşmalara giriyorlar ve tökezlediklerinde de hamasi bir edebiyata sığınıyorlardı.
Köyceğiz de bunun farkında değildi, Vaniköy'ceğiz de, Erenköy'ceğiz de...
Bu karanlık alanlara azıcık ışık tutmaya çalışanların ise, hayatları ezilip bitiriliyor, kahrediliyordu.
***
3 bin kişinin öldüğü Varto depreminin üstünden 38 yıl geçti. Radikal gazetesinden öğreniyoruz ki, depremden sonra yapılacağına söz verilen evler yeni yapılmaya başlanmış...
İskenderun Limanı'nda 4 yıldır yatıp duran ve sonunda nasıl battığı da pek netleşemeyen 2200 ton zehirli atıkla dolu gemi ve Sarıyer'deki bir başka benzeri...
Hazine'den geçinenler oligarşisinin hüküm sürdüğü "Üçüncü Dünya" ülkelerinde, mesleksiz kul yığınları da pek ilgilenmezler bu tür ülke ve toplum derbederliğiyle. Sadece avuçlarını uzatıp bir şeyler rica etmekle yetinirler büyüklerinden.
Ve hiçbirinin asla aklına gelmez ne bütçe yasasını, ne Meclis tutanaklarını gözden geçirmek...
***
21. yüzyılın ilk çeyreği de epey çalkantılı geçeceğe benzer Türkiye'de... Ama artık besbelli ki, 21. yüzyılı da ıskalatmayacaklar Türkiye'ye...
Başbakan Tayyip Bey'in ise durumu, eskilerin "şeb - i yelda" dedikleri, 21 Aralık'taki en uzun gecede iyice berraklaşmış olacak.
Dileriz geleneklere, göreneklere, törelere sadık kalarak; kendisi de, çok zor durumdaki insanlar için söylenmiş eski bir beyti mırıldanmaz:
"Şeb - i yeldayı müneccimle muvakkıt ne bilir
Müptela - i gama sor kim geceler kaç saat"
c.altan@prizma.net.tr
|
|