|
 |
|
|
Devr-i sabık
Federasyon seçimleriyle futbola siyaset girdi mi, girmedi mi tartışması çok gerilerde şimdi... Aştık oraları!.. Aştık ve "devr - i sabık" yaratma aşamasına ulaştık. Baksanıza, Federasyon eski yönetimi mercek altına alıyormuş ve eski defterleri açıyormuş. Acaba bazı tesislere maliyetinin üzerinde paralar mı ödenmiş ? Bunlar inceleniyormuş.
Elbette şeffaflık ve temizlik girişimlerinin her türlüsünü en halisane duygularla desteklemekteyiz. Lakin, bu ülkeye bir şekilde hizmet etmiş kişiler, işin gerçeği belli olmadan sızdırılan haberlerle bir daha tehlike yaratmayacak hale getirilmek, burnu sürtülmek, cezalandırılmak isteniyorsa, bunu yapanların da gelecek dönemlerde aynı muamelelere maruz kalacağını hatırlatmak isteriz.
Daha açık yazayım... Siyasetten futbola, her mevzuda "sözde" hesaplaşma geleneğimiz vardır bizim. Laflar ortaya konur; olay mahkemelere intikal etmeden, doğru mu yanlış mı tespit edilmeden kedi pisliğini örter gibi, lafı ortaya atanlar tarafından unutturulur bir süre sonra.
Halk arasında yaygın kanı, hemen herkesin bir yumuşak karnı olduğudur. Sokaktaki insan, son tahlilde suçlayanla suçlanan arasında gizli bir anlaşma yapıldığına ve suçlamadan vazgeçilmesi karşılığında suskun kalınma sözü alındığına inanır.
Neden ? Nedeni var mı; siz bizim başımızı şişirmekten başka işe yarayan bir soruşturma hatırlıyor musunuz? Üstelik kıyısından köşesinden siyaset bulaşmışsa...
Hadi bakalım, iyi incelemeler.
İyi niyet!
Teröristler yola pusu kurmuşlar, haberini aldıkları konvoyu bekliyorlar. Zaman geçiyor konvoy ortada yok. Memo arkadaşını dirsekliyor:
"Ula haso nerede kaldılar"?
Memo kaygılı:
"Allah vere de, başlarına bir şey gelmeye"!
Son günlerde, taraftar kimlikli yorumcuların rakip takımlar için titizlenmelerini, onları övmelerini ve ciddi ciddi endişelenmelerini düşünürken aklıma geldi. İyi niyetli temennilerin, iyi niyetten kaynaklanması şart değil demek ki.
Futbol borsası
Ersun Yanal, Kicker'e verdiği röportajda "Altın bir geleceğimiz var" demiş.
Otuz milyon dolarlık primler, altı yüz bin dolarlık evler alınıp verilirken, doğru cümle "Döviz geleceğimiz var" şeklinde olmalıydı.
Henüz kendi geleceği pek belli olmayan Yanal'ın bu kehaneti ne kadar inandırıcı, orası ayrı bir konu ama tespitler doğru yapılmalı.
Oyun hamuru
Biz fakir bir milletiz... Eşeğimizi kaybeder, bulunca seviniriz. Bir adamda görevinin gereği olan meziyetler varsa, o bizim canımız ciğerimiz. Hele görevini yapan bir insan, bizim için kahramandır artık. Çıtayı o kadar indirmişiz.
Daum'u ufak ufak putlaştırmaya başlamamız bu yüzdendir. Sanki bugüne kadar elindeki muhteşem kadro ile futbolun anasını ağlatan kendisi değildir. Şimdi avuçlarımız patlıyor alkışlamaktan; futbolcuları doğru yere koydu, sistemi buldu, ya da yaklaştı diye. Üç haneli milyon dolarlık takımı "sıradan"lıktan çıkarıp "iyi" kategorisine yükseltmesi yetiyor bize.
Bravo Daum... Senden mi esirgeyeceğiz mütevekkil cömertliğimizi. Sen ki "kendi kendini yetiştirmeye" çalışıyormuşsun, bu bize yeter. İşte sana oyun hamuru gibi çekip-uzatacağın bir Fener... Al kendini yetiştir. Bu arada bir ip ucu , bir niyet bile bizi mutlu eder.
Ne dersiniz; sadece "fakir" miyiz?..
Carew'in doktoru Sergen
Gözlerime inanamadım okuyunca; Sergen, Carew'i çekmiş, "ne zaman koşacaksın sen" demiş.
Hani damdan düşen adamın, "Doktoru boş verin, bana damdan düşen birini çağırın" anektodu gibi, doktor Carew'in ayağına gelmiş.
Yeteneğini "yeterli gördüğü kadar" kullanmanın ordinaryusu Sergen, belki de "bir ipte birkaç cambaz oynamaz" diye Carew'i maksimum kapasiteye davet etmiş ki, bu da kendisinin durumu idrak ettiğini gösterir... Carew'den emin olamayız ama niyeti buysa kısa süre sonra Sergen efsanesi geri gelebilir.
'Küfür etmedim değil' mi?
25 yıl önce... Nevşehir'de... Hamamın kapısı açıldı, içeri bir kadın girdi. Görmeliydiniz peştemallı adamların halini. Sapık tarafından terörize edilen kız talebe yurdu sakinleri gibi çığlık çığlığa kaçışıyorlar, kimi kayıp yere düşüyor, kimi örtünmeye çalışıyordu. Ben sakindim... İnsan kirlerinin karışmasından hoşlanmadığım için, soğukluk denilen girişte gazetemi okuyor, sabaha kadar yol geldiğim iki arkadaşımın banyolarını bitirmelerini bekliyordum. Sakin gözle bakınca kadıncağızın niyetini sezmiştim. Esnafı sıradan dolaşıyor ve sadaka istiyordu fakir... Ben elimi cebime atıp ilk gelen kağıt parayı uzattığımda hamamın sahibi yetişti ve kadını biraz da itekleyerek, "s.. git ulan buradan" diye kükredi.
Kadın aynı sakinlikle dışarı çıktı ve cümbüş başladı. Kimi yıvışık şakalar yapıyor, kimi hamamcıya bozuk çalıyordu ki, sahibi belli olmayan bir cümle duyuldu:
"Sakın Hızır olmasın bu"?
O kadar inanılmaz bir olaydı çünkü... İki kişi daha onayladı:
"Hızır olmalı. Kılık değiştirmiş, bizi sınadı".
Umarım Hızır'dır
Hamamın patronu bembeyaz kesilmişti. Kolay mı, Hızır'ı itekleyip bir de küfür savurmuş, temelli bitmişti.
Bazı hinler, "Bari küfür etmeseydin" falan diye yarasına tuz basıyorlardı adamın. Adamcağız bitkin bir şekilde benden medet umdu ve "Gerçekten Hızır mıydı acaba? Ben küfür etmedim değil mi beyim?" dedi.
"Valla" dedim. "Umarım Hızır'dır. Çünkü aranızda bir tek ben iyi geçindim. Hatta para bile verdim. Sana gelince yanmışsın. Küfür de ettin, ittin de... Bir tek tekmelemediğin kaldı".
Yıkılmıştı... O zamanlar video kaset falan yok. Bir iki saat sonra biz Nevşehir'den ayrıldığımız için patron basın toplantısı yaptı mı onu da bilmiyorum. Ama eminim bir daha kimseye küfür etmemiştir.
Evet... Tahmin ettiğiniz gibi Şükrü Saracoğlu Stadı'ndaki güncel tartışmalardan canlandı bu anım. Oradan olayın şahidi kırk yıllık arkadaşım Behçet'i hatırladım. Epeydir aramıyor hınzır. İyi mi acaba?.. Acaip Beşiktaşlıdır da...
Konu dağıldı. Bilerek dağıttım. İşin aslı belli olmadan yorum yapmayacağım.
eguven@milliyet.com.tr
|
|
|

|