Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 24 Eylül 2004 / Cuma  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Business      Otomobil      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik
Tarihe 1000 Canlı Tanık
"Ölmek var dönmek yok"

"Okul yılları bizim parasızlık zamanımıza rastladı. Zengin çocukları okula gidip geliyor, fakirler zaten okuyamıyorlardı. 'Ölmek var, dönmek yok' dedim. Yazları denizdeki motorlara yazılar, tabelalar yazıyordum, üç-beş kuruş biriktiriyor, onu harcıyordum"

İÇİMİZDEN BİRİ OSMAN ZEKİ ORAL (82)

1925'te Karadeniz Ereğlisi'nde doğar. Esnaf Halil Kazım bey ile Rukiye hanımın dört çocuğundan biri olarak büyür. İlk ve orta öğrenimini Ereğli'de tamamlar. Yüksek öğrenimini İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nde yapar. Resim ve güzel yazı öğretmeni olarak Bolu'ya tayin olur, öğretmenliğin yanı sıra Güzel Sanatlar Galerisi kurar. Ankara'ya tayini çıkar ve burada da Ankara Devlet Sanat Galerisi'nde müdür olarak çalışır. Ankara'da yaşayan Osman Zeki Oral ile memleketinde, Karadeniz Ereğlisi'ndeki evinde görüştük.
Yedi-sekiz yaşlarında kalemi elime almışım. Ereğli'deyiz o zaman. Duvarlara uçurtmalar yapmışım. Baktım bir şeye benziyor yaptıklarım, ondan sonra hevesim arttı resme. Sonradan okula başladım, iyi öğretmenlerimiz oldu, Atatürk resimleri, at resimleri falan yaptırdılar. Desenlerimi beğendiler. Abim de nakkaşlık yapardı askere gitmeden evvel. Gazinoların, meyhanelerin duvarlarına resimler yapardı. Benim elime de fırçayı verirdi, duvara yaptığı çiçeklerin içini doldururdum ben de. Babamın başlangıçta durumu iyiydi. Çok güzel yazısı vardı onun da. Eski Türkçeyi çok iyi yazardı. Hakkaktı yani mühür kazardı. O zaman yeni Türkçeyi kimse bilmiyor, imza atmak zorunda, mühür kullanırdı. Bakkal dükkanı vardı, ondan sonra manavlığa döndü. Rüştiye mezunuydu. 1952 senesinde öldü, Allah rahmet eylesin. Annem de babam da muhafazakar insanlardı. Her ikisi de namazında niyazındaydı. Bahçe ekilirdi eskiden. Yazları sedirde dışarıda oturulurdu. Bir de camekanlı bir oda vardı, yazları orada da oturulurdu. Odanın diğer tarafı da kiler gibi kullanılırdı. Odalardan biri misafir odasıydı, birisi de aş odasıydı, daha ziyade aş odasında oturulurdu, orada yatılırdı aynı zamanda. Eskiden yer yataklarıydı yataklar. Yataklar yüklük denilen dolaplara kaldırılırdı. Akşam olunca dolaplar açılır, yataklar yerlere serilir, herkes yatağına yatardı. Yazın oldu mu da temizlik yapılır, bayramlarda falan, yıkanırdı ev. Kadınlar yardım ederlerdi birbirlerine imece usulüyle. Hem evin içinde, bahçede kuyumuz vardı. O zamanlar buzdolabı yoktu. Onu buzdolabı gibi kullanırdık. Ereğli'de oturduğumuz ev yaklaşık 150 senelikti. Annem bu evde doğmuş, annemin annesi zamanında yapılmış. Gençken Ereğli'de Bozhane'ye giderdik mesela. Orada gümrük memuru balıkçıların başında durur, denizden çıkan balıkları mezat ederlerdi. Hatırlıyorum o zamanlar mahalle tellalları vardı. Burda mahallemizde bir tellal Ali vardı, mevsim yemişleri çıkar çıkmaz mahallenin çocuklarını toplar, karşıya dizerdi böyle. Elindeki mendili sallardı, ondan sonra kim birinci gelirse artık ona meyveyi verirdi. Böyle o senenin meyvelerinden çocuklara dağıtırdı. Mesela belediye tellalı vardı. 'İşittik, duyduk, duymadık demeyin, bugün öğle namazından sonra mevlütü şerif kıraat edilecektir' diye başlarlardı çağırmaya ahaliyi. Müzayede tellalları vardı, eskiden işte bir ev haciz edilir, çarşının işlek bir yerinde, artırma suretiyle satılırdı. Ağustosun sonuna doğru kestane toplanırdı. Kestaneler mahalle fırınına götürülürdü. Sonra da güneşte serinletirdik. Eğer serilmez ise patlardı, ona 'kavşak' derdik, çuvala doldururduk, satardık kahvelerde. Sık sık halkevine giderdik. Kütüphanesi vardı. Ben ressamları ve sanatı orda tanıdım hep. Radyo dinliyorduk, günlük gazetelere bakıyorduk. Müziği orada dinledim ben, klasik müziği halkevlerinde dinledim ilk kez. Futbol takımı vardı, her hafta maç yapardı İstanbul takımlarıyla. Temsillerde rol alırdı arkadaşlar. Resim yapılırdı, ben resim yaptım orada. Teşvik ederlerdi hep. Efendim, ortaokuldan mezun olduktan sonra dükkanda duruyordum ama ne müşteriye bakıyordum ne iş yapıyordum. Sürekli resim yapıyorum. Dükkana gelen subaylar ilgilendi benimle. O subaylardan biri İstanbul'daki Güzel Sanatlar Fakültesi'nin müdür muavini Ramiz beyin tanıdığıymış, ona mektup yazdı. Okulla ilgili broşür istedik. Derken imtihanlara gitmeye karar verdik."

Tramvay bir kuruş
"Giysim falan yoktu, memurun birisinin elbisesini satın aldık. Onu tersyüz yaptırdım burda, elbisem oydu, öyle gittim İstanbul'a. Ben İstanbul'a vapura binip gittim. Harp yıllarında bilhassa deniz yolculuğu çok zor oluyordu çünkü mayınlıydı deniz, gemiler çok dikkatli gidiyordu mayına çarpmamak için. Fırtınalı bir havaya rastlarsak, dalgalarla yuvarlana yuvarlana gidiyorduk, zor oluyordu, hayvan yüklü vapur, bir taraftan insanlar güvertelerde ziyan, zebil öyle. Akademiye 1843'te girdik. Üç ay sonra tekrar imtihan oldu, kazandık. Beşiktaş'ta, Zonguldaklılar talebe yurdu varmış, oraya müracaat ettim, bir-iki senem orada geçti, orası da kapandı. Bu sefer gidecek yerim yoktu. Bir ev buldum orada kalmak için ev sahibimin evini boyadım. Ev sahibim Yıldız Sarayı'nın doktoruymuş vaktiyle, ev onlara verilmiş. Onun kapıcı kulübesinde kaldım ben. Hastalandım. Bedri Rahmi Eyüboğlu beni Ahmet Hamdi Tanpınar'la tanıştırdı. Ahmet Hamdi Tanpınar provantoryumda, doktor Zeki Köseoğlu vardı, işte onu tanıyordu, ona söylemiş, beni oraya yatırdılar. Orada iki ayda 20 kilo aldım, iyileştim. Sonra Kızılay'ın yemeklerine kaydolduk. Bir de İstanbul Üniversitesi, Beyazıt'ta orda bir aşevi vardı, öğrencilere de yemek veriyorlardı. Tramvay 1 kuruştu, o 1 kuruşu bulamazdık bazen. Yürüyerek gidip gelirdim hep, ta Beyazıt'tan Fındıklı'ya kadar. Okul yılları bizim parasızlık zamanımıza rastladı. Ama ben, şimdi herkes burada okurken, zengin çocukları gidip geliyorlar, fakirler zaten okuyamıyorlar, 'Ölmek var, dönmek yok' dedim. İşte yazın burda çalışıyordum, mesela motorların başında, denizde yazılar yazıyordum, tabelalar yazıyordum, üç-beş kuruş biriktiriyordum. Bazen işte resim, yazı falan satabilirsem, o zaman yaşamaya çalışıyordum."

Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi
"Efendim, 1949 senesinde, benim ev sahibinin oğlu vardı, Hüsnü Baki. Resme meraklıydı. Fransa'da tahsil etmiş, hatta Abidin Dino'nun el desenlerini, kafa desenlerini ilk onun evinde gördüm. Hüsnü Baki beni Mısır prenseslerinden İffet Hasan'la tanıştırdı, işte böyle bir çocuk var, istidatlı, durumumu anlatmış. Emirgan'da Atlı Köşk'te oturuyordu prenses. Resimlerimden satın aldı işte, üç-beş kuruşa. Mezun olduktan sonra, benim orada kalmamı istedi. Bu arada misafirleriyle tanışmış oldum. Mesela, Kasım Gülek gelip giderdi, Yahya Kemal gelir giderdi. Emirgan'da Mehmet Efendi kahvesi vardı orada, Çınaraltı'nda. Boğaziçi'ni çalıştım oradan."
"...Okuldan çıkınca Bedri beyin atölyesi vardı, Asmalımescit'te, Gamsız Apartmanı'nda, Beyoğlu'nda. Orada sergisini beklerdim ben. Şairlerden uğrayan olurdu. Orhan Veli'yle karşılaştık orada. Orhan Veli yeni şiirini peçeteye yazmış, onu gösterdi, 'Cep delik, cepken delik, kevgir mi oldun be kardeşlik'. Sonra Sabahattin Ali de uğrardı. Bedri bey ile konuşurken duydum. Marko Paşa diye bir dergi çıkarıyordu onu kapatmışlar. Hatta Sabahattin Ali 'Ölmek var dönmek yok' dedi, bunun üze- rine Bedri beye. Ondan sonra, işittik ki, hududu Edirne'de geçerken öldürülmüş. Bedri bey çok iyi bir insandı. Daima öğrencisine yol göstericiydi, yani onların yetişmesi için elinden geleni yapardı. Akademide Levni'nin, Çallı'nın ve Hikmet Onat'ın atölyeleri vardı. Cuma günleri gelir, atölyelerdeki öğrencilerini tenkit ederlerdi. Bir sene okuduktan sonra tüm öğrenciler mimarlık, heykel gibi bölümleri seçerlerdi. Ben Bedri beyin atölyesini seçtim. Ben daima iyi resim taraftarıyım, iyi resim modern olabilir, yahut da çeşitli ekollerde olabilir ama resim iyidir. Sabah 09.00'dan akşam 18.00'e kadar aölyede kalır, çalışırdık. Hoca bize sanatçılardan falan bahsederdi. Kitaplar üzerine yorumlar yapardık."

Onlar Grubu
"Bedri bey öğrencilerin arasından bir grup yetişsin isterdi. Bir grup kuruldu (Onlar Grubu), ben ancak bir sergilerine katıldım. Ve bir de kitap çıkardık. 10 kişiydik. Sonradan gruba her sene yeni öğrenciler katıldı. Zannedersem 45 kişiyi falan buldu. Zaman zaman evlerinde kaldığım prensesten müsaade istedim, Ereğli'ye geldim. Daha sonra yedek subaylığımı Ezine'de yaptım. Orada hatta alayda bir resim yaptım, Kore'yle ilgili. Ondan sonra orada, kararnamem çıktı, resim ve yazı hocası olarak, Köy Enstitüsü'ne tayin oldum. Bolu Erkek Öğretmen Okulu'na geçtim, sonra 1957 senesinde, oranın hocası falan yoktu. İşte orda da çalıştım epeyce. O arada Bolu Güzel Sanatlar Galerisi'ni kurmak istedim. Bu sefer vali karşı geldi. Cami, mescit falan yapmak istiyordu yerine. Ağır bastık ve galeriyi kurmayı başardım. Sonra oradaki kültür sitesini doğurdu bu girişim. Bolu'da sanat galerisini kurduğum zaman müsteşar uğradı, müsteşar Adnan Ötüken'di. Galeride akşamları şiir gecesi, edebiyat gecesi falan yapardık. Bir pano yaptık kocaman, 'Ne olursan ol, yine gel' yani galeriye, Mevlana'nın sözünü yazdık işte. Efendim, esnaftan çalışanlar oldu orada, dükkanını kapattı adam, geldi orada resim çalıştı, tablolardan kopyalar yaptı. Ondan sonra hocalardan, hacılardan resim çalışan oldu. Çocuklardan da öyle. Oradan da Kız Öğretmen Okulu'na tayin oldum. İktidara Demokrat Partililer geçince Köy Enstitüsü, Öğretmen Okulu oldu."

Devlet Güzel Sanatlar Galerisi
"Derken müsteşar beni Ankara'ya aldı. Bir mimarla birlikte galeriyi seçtik. Ve orada, sergi salonu, müze salonu, efendim sinema salonu, atölyeler kurduk. Orada çok kişiler yetişti. Tamamen Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisi'ne verdik kendimizi, geç vakitlere kadar orada çalışırdık. Tanınmış ressamlar gelir, geç vakte kadar oturup konuşurduk. Akademik konuşmalar yapılır, Eşref Üren, Turgut Saim veyahut da işte diğer arkadaşlar gelirlerdi. Hatta Bedri bey teşvik etti, ara sıra İstanbul'dan geldiği zaman. 1967-68'de Ankara çok karışıktı. O zaman sağ-sol meselesi vardı. Yani galerilere bile nüfuz ediyordu o çatışmalar. Gençler bazen, bilhassa Kızılay'da olunca, galerilere sığınmak zorunda kalıyordu. Ve sergileri zor koruduk, yani çatışmalarda resimlere ziyan gelir, çalarlar, tahrip ederler diye endişelerimiz oldu. 23 yıllık hizmetimin sonunda 1990'da emekli oldum. Allah razı olsun, yani, orada bana bir merasim yaptılar. Şimdi Ankara'da oturuyorum. Zaman zaman da Ereğli'ye gelip kalıyorum. İşte zaman zaman sergilere gidiyoruz. Resim çalışırsam resim çalışıyorum. İşte geldik, işte gidiyoruz..."

Bu görüşme Karadeniz Ereğlisi TED Koleji katkılarıyla gerçekleştirilmiştir.

"Tabiat bana hocalık yaptı, çok şey öğretti"

"Tabiat bana çok şey öğretti. Bir taraftan güneş gittikçe, değiştikçe formlar değişir, farklı farklı güzellikler çıkar insanın karşısına. Bütün bu güzelliklerden ayrı bir resim doğar. Güneş siler bazı yerleri, bazı yerleri gölgede bırakır. Bir gün çalışıyorum, devlet ödülü aldı o resmin üzerinde, Alaplı'da çalışıyorum, Taşbaşı'na doğru. Şimdi arkam açık, üzerimde de tente var Amerikan bezinden, sehpamı kurmuşum orada tepede, tarlanın başında çalışıyorum. Şimdi, dalmışım öyle çalışıyorum, denize doğru bir peyzaj, çeşitli ağaçlar var. Defne ağacı, dut ağacı, ceviz ağacı... Her ağacın da karakteri ayrı. Onların hepsini belirtiyorum ben resimde. Derken pat diye bir şey oldu, kuş resimden uçmak istedi. Ondan sonra, derhal geri döndü kuş, uçtu gitti. Bir korktum ben o zaman, böyle birden dalmışım, paletteki renkler olduğu gibi tenteye yapıştı. Bunu sık sık yapardım. 3-4 saat çalışır, dönüşte de denize girerdim."

Kaynak kişi önerilerinizi ve maddi desteklerinizi bekliyoruz.
Telefon: (0212) 327 86 58
Faks: (0212) 227 37 32
e-posta:tbct@tarihvakfi.org.tr

Proje danışmanları: Doç. Dr. Aynur İlyasoğlu, Doç. Dr. Esra Danacıoğlu
Görüşmeyi gerçekleştiren: Gülay Kayacan
Görüntü kaydı : Tamer Üstel
Deşifre / redaksiyon: Sevil Üzrek
Yayına hazırlayan: Tuba Çameli

Gelecek hafta: İlya Araf, Ankara'nın ticaret yaşamını anlatıyor.


PAZAR
"Yüzüklerimi gözyaşları içinde satarım"
"Ben her türlü mücadeleye silah elde girdim. Girerim"
Tarkan karagöz perdesinde
Efsane geri dönüyor...
Zekasına güvenen gelsin!
Romantik isyankar kitabında aldatılmış erkekleri yazdı
Mobil teşhis aletleri hayat kurtarıyor
Bağbozumunun en güzel günleri
Film bombardımanı...
"Ölmek var dönmek yok"
Temel Reis 75 yaşında
"İnsanların ve cinlerin ustası"
CNBC-e dizileri Emmy için yarışıyor
Paralel kentkırım
Komşu adaların balık lokantaları
Dünya seninle gurur duyuyor!
Kudüs ey Kudüs
"Voliyi vuracaksın, evleniyorsun"
"Seni sonsuza kadar seveceğim, Gala..."





Ahmet Turhan Altıner
Ali Rıza Kardüz
MİNE G. KIRIKKANAT
İlber Ortaylı
Tuba Akyol
Ülkü Tamer

© 2004 Milliyet