|
 |
|
|
Anılar galerisi
Anılar galerisinde dolaşırken, "AB kapısını - nihayet - aralamış" olmanın keyfini çıkarıyorum. İşte bir demet...
Avrupa Parlamentosu'nun toplandığı Strasbourg Üniversitesi İktisat Fakültesi'nin dersliklerinden biri...
Derslikteki öğrencilerden biri Türk'tür.
Fransız profesör ona döner ve pattadak garip bir laf eder:
"Doktoranızı bitirip Türkiye'ye döndüğünüzde herhalde cumhurbaşkanı olursunuz!"
Bu sınıf, mesleklerinde bir aşamaya gelmiş, yaşları daha ileri profesyonellerden oluşmaktadır.
Derslikteki Türk de bir profesyoneldir.
Bu anlamsız söylemi serinkanlı göğüsleyen bir cevap için ağzını açarken yanında oturan Fransa'nın ünlü bira fabrikalarından birinin finansman müdürü atılır ve profesöre "karşı soru" yöneltir:
"Bu sözlerinizden Türkiye'yi tanımadığınızı anlıyorum.
Bir bilim adamı olduğunuza göre referanssız konuşmamanız gerekir.
Türkiye hakkında böyle hükümlerde bulunabilmek için hangi referanslarınız var?"
Ayna tutmak
Profesör de soruya soruyla cevap verir:
"Referans geri kalmışlıktır. Siz geri kalmışlık nedir biliyor musunuz?"
Finansman müdürü Fransız'ın söylemi mermi gibi patlar:
"Elbette geri kalmışlığı biliyorum. Şu anda benim ve sınıftaki arkadaşlarımın karşısında konuşuyor!"
Profesör kıpkırmızı olur.
Fransız profesyonel ayağa kalkar, "bundan böyle profesörün seçimlik dersini almayacağını" söyler. Türk arkadaşı da aynı söylemi tekrarlar, birlikte çıkarlar.
Strasbourg Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde bu olay, yıllar boyu anlatılmıştır.
O profesör, Verheugen'in, "Artık Türkiye'nin önünde engel kalmadı" söylemini televizyonlardan izleyip gazetelerde okuduğunda kalp spazmı geçirmiş olabilir. Aslında profesör bir simgedir.
Avrupa'da onunki gibi Türkiye için yüzyılların önyargısıyla taşlaşmış kafalarla örülü bir duvar var.
Türkiye, işte bu duvardan kapı açıyor.
Avrupalılık turnikesinden geçmekte.
İşkenceyle tanışmak
Bir başka anı.
Strasbourg Avrupa Konseyi'nde TRT'ye ve bazı gazetelere haber servisi yaparak üniversitede - bitiremediğim - doktora çalışmalarındayım.
Merhum Hamit Günaltay'dan bir öneri alıyorum:
"Avrupa İnsan Hakları Divanı'nın kararları, üye ülkelerin dillerine tercüme ediliyor. Türkçe tercümeyi de senin yapmanı önerdim. Kabul edersen iş senin."
Bir de rakam söylüyor ki... Yarı öğrenci, yarı gazeteci bir genç adam için "ilaç"...
Çevirinin karşılığı ile gıcır gıcır Volkswagen 1300 alınabilir.
"Kabul" diyorum.
Birkaç ay sabahlara kadar süren zorlu bir çalışma başlıyor.
Bazen bir cümle, bir sayfa...
Çetrefil hukuk dili...
Bu arada, çeviriyi bir yana bırakıp zaman zaman İnsan Hakları için açılan davaların ve kararların derinliklerinde düşüncelere dalıyorum.
Belçika'nın Fransızca konuşan Valonları ile Flamanca konuşan Flamanları arasında "Devlet dili" davaları daha o zamandan aklımı kurcalıyor: "İleride Kürtçe'nin davaları da Avrupa İnsan Hakları yargıçlarının önüne gelecek mi?"
Başka davalar da öyle...
Örneğin...
"Saldırgan bir sanığa, sorgulama sırasında deli gömleği giydirilmiş olması işkence mi?"
Yahut...
"Polisin, sanığın, kolunu bükerek itaate zorlaması işkenceye giriyor mu?"
Gene kafama sorular üşüşüyordu.
"Hortum", kum torbacı, falakacı, Filistin askıcı" lakaplı işkenceciler...
Türkiye bunları nasıl aşacaktı?
........
Bakınız, AB'ye verilen raporda nihayet "Türkiye'de sistematik işkence yoktur" deniliyor.
Atatürk'ün "çağdaş olmak, adam olmaktır" söylemi, AB süreciyle de doğrulanmakta.
g.civaoglu@milliyet.com.tr
|
|
|

|