|
Günaydın Duygu, nasılsın?
Elimde iki kitap, ikisinin de yazarı kadın. Sabah vakti bir yandan okuyor, bir yandan seni düşünüyorum sevgili Duygu. Uzunca bir cümlenin içinden cımbızla çektiğim üç sözcük:
Terk edilmiş düşler...
Altını çiziyorum.
Terk edilmiş düşleri olmayan var mı, olabilir mi?
Sen ne dersin?
İnsan belli bir yaşa gelince, belki hayatla daha rahat yüzleşiyor. Böylesi soruları daha kolay yanıtlayabiliyor. Bilemiyorum, belki herkes için kolay olmayabilir. İnsanlar yaşlandıkça, yaşadıklarını idealize etmeyi seviyorlar çünkü...
Son karşılaşmamızı hatırladın mı?
Bu yakınlardaydı. Boğaz tepelerinde bir yerde, Doğan Kitapçılık'ın yazarları olarak aile fotoğrafı çektirmek için buluşmuştuk.
Bana dönüp birden,
"Sen burada ne arıyorsun?" demiştin.
Önce ne diyeceğimi şaşırmış, "Duygu'cuğum, ben de bir yazarı değil miyim bu yayınevinin?" gibisinden abuk sayılabilecek bir tepki vermiştim. Hatta içimden sana kızmış, bu tepkini başka şeylere yormuş, ama sana belli etmemiştim.
Bunun üzerine sen de,
"Kusura bakma" demiştin, "Bugünlerde ben nedense biraz böyleyim."
Asıl sen kusura bakma Duygu, şimdi anlıyorum.
Kitaplardan biri ressam Canan Tolon'un:
Geçmişsiz Gelecek!
Öteki, İstifa adını taşıyor.
Akça Zeynep'in ilk kitabı.
İki kitabın da ortak bir yanı var galiba. İki kadının hayatla verdikleri kavga olabilir bu. Yaşama nasıl asıldıklarını hissettiren duygu yoğunluğu damgasını vuruyor sayfalara. Yenilmek istemeyen insanların kararlılığı var duygu dünyalarının iniş çıkışlarında...
İstifa'nın bir yerinden:
"Chopin'in Nocturne'leri hiçbir engele takılmadan akıp giden bir su gibi, içimde huzur verici bir devamlılık hissi uyandırıyor. Ahmet Hamdi'nin bir sözü aklımda: 'Hayatta her şey unutuluyor, bir insan çehresinin ıstırabı, bir de güzellik unutulmuyor."
Sevgili Duygu,
Biliyor musun, bakışın bir tuhaftır senin. Hep bir tül perdenin gerisinden bakarsın insana. Seni güzelleştiren o hüzünlü ifade hiç eksik olmaz yüzünden...
Bu sabah vakti yine o uzun cümledeki bazı sözcükler: "Terk edilmiş, yıkıntı haline gelmiş tutkulu düşlerin manzaraları..." Sabahın köründe beni neden oyuyor bu sözcükler, bilemiyorum.
Umut etmeden yaşanmaz!
Nazım Hikmet'in bir sözü.
Düş kurmadan hayat geçmiyor. Terk edilmiş düşler de bu yüzden hayatın ta kendisi... Öylesine bir yaşam çizgisi çekiliyor ki, bazen arkanda bir şeyler bırakıp, arkana bakmadan yürüyüp gitmekten başka çaren kalmıyor.
Çünkü takılırsan, tökezliyorsun.
Bu ihtimal var.
Belki de tutunamıyorsun o zaman...
Akça Zeynep'in kitabındaki gibi:
"Dünya beni reddetti, kapatın beni, dışarıda yaşamayı beceremiyorum."
Bu da bir yol.
Ama çıkar yol mu? Sanmıyorum.
1980'li yıllardı Duygu.
İzmir'de bir panele birlikte katılmıştık. Senin elinde Kadının Adı Yok , benim elimdeyse Tank Sesiyle Uyanmak...
Seni kıskanmıştım o gün.
Olağanüstüydü gördüğün ilgi. Kadının ezilmişliğini anlatırken, salonda kadınlar ayaklanmıştı. Bu toplumun ilerlemesini engelleyen zincirlerden birini kırmaya çalışırken, 'kadın sorunu'nu kadınların dikkatine olanca çıplaklığıyla çarparken, beni, 12 Eylül askeri yönetimini anlatan ilk kitabımla bir köşede öyle yalnız bırakmıştın.
Sevgili Duygu,
Kavganı sürdüreceksin, çaren yok.
Canan Tolon'un şu satırları:
"Desen, arayıp da bulamadığım sözcüklerin yerine geçiyordu. Ülkelerle, çevremdeki insanlarla değişmeyen dilimdi o benim. Görünmeyeni çiziyordum, bana dikkatle, uzun uzun bakanların belleğinde bıraktığım izleri çiziyordum. Neden başkalarının mutsuzluğu hep bunca büyüler insanı? Acaba merhamet duygularını doyurmak için mi? Ama ben bu yüzden yazmadım bu kitabı. Bu kitapta kurban yok. Kahraman yok."
Sevgili Duygu,
Oral'ın dediği gibi iyimser, hep iyi niyetli, insan sevgisiyle dolu, belki daha önemlisi sürekli pozitif enerji yayan bir insansın.
Güzel bir hafta sonu diliyorum sana.
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|