
|
|
|
 |
|
|
Toprak âşığı Veysel'in plazada çalışan torunu
Âşık Veysel'in torunu Çiğdem Özer, Akbank Yönetim Kurulu Üyesi Suzan Sabancı Dinçer'in asistanlığını yapıyor. Bir plazada yaşıyor ama gönlü, kütüğünün bulunduğu Sivas'ın Şarkışla İlçesi'nin Sivrialan Köyü'nde. 29 yaşındaki Özer, ait olduğu kuşakla birlikte dedesinden çok farklı kavgaları temsil ediyor. Günümüzün iş dünyasının en rüzgârlı tepelerinde, finans dünyasında çalışıyor çünkü. Köklerine ne kadar bağlı olsa da onu modern hayat biçimlendiriyor. Fotoğrafçılık, diksiyon, etkili konuşma, Latin dansları, meditasyon öğreniyor. 'Veysel'in torunu' diye 'biyolojik' bir ilişkiye sığınmıyor, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışıyor. Ancak yine de nereden bakılırsa bakılsın O, Veysel'in torunu. Hat sanatı ustası Ethem Çalışkan'dan ders alıyor, dedesinin şiirlerini kendi el yazısıyla kitap haline getirecek. Veysel'in dünya görüşünü bir 'miras' gibi almamış, aşığın felsefesine inanmış. Bu nedenle 'layık olmak' yükümlülüğünden bahsederken, 'ağır bir miras'tan değil, aynı dünya görüşüne bağlı bir davanın mirasçısı olmaktan söz ediyor
KADİFE ŞAHİN
'Benim sadık yarim kara topraktır' derken işaret ettiği, aslında Anadolu'nun zenginliği ve verimliliğiydi. O zamanlar 'kanaat önderi' lafı ortalarda yoktu ama Âşık Veysel, aslında günü yorumlayarak, geleceğe 'kıssadan hisseler' gönderen bir sivil liderdi. O, toprağın ekilip biçilmesini, bir tohum atıp 10 ürün toplamayı bilirdi... Ondan sonra gelenlerin de kendi nesli gibi toprağa sahip çıkmasını öğütlemesi de bundandı. O, bankalarda parasıyla para kazanmayı bilmezdi, finans diye bir sistemi aklına bile getirmemişti. Âşık Veysel başka dünyaya ait bir liderdi. Daha naif, daha basit ve daha Yunus zamanından kalan, 'bir lokma bir hırka' felsefesinin mutluluğa yettiği bir dünyanın sesini dillendiren bir âşıktı.
Onun dünyası, onun felsefesi de 1973'te onunla birlikte 'menzile' vardı. Âşık göçtüğünde, dünyada toprağın sebzesi meyvesi, buğdayı değil petrolü konuşuluyordu. Dünyayı artık geri dönülmez biçimde 'petro - dolar'ın yöneteceği devirler başlamıştı ki, günümüzde ona ' küreselleşme' deniyor.
Âşık Veysel, bugünkü dünyayı tanıyamadı. Ünlü deyişine konu olan 'çiğdem' çiçeğinin adını taşıyan torununu da. Ki, bu torun, 'yeni dünya'ya doğmuştu.
Çiğdem Özer, Âşık Veysel'in soyundan gelen ikinci kuşağı temsil ediyor. Gönlü, kütüğünün bulunduğu Sivas'ın Şarkışla İlçesi'nin Sivrialan Köyü'nde olsa da güleç yüzü değişen yeni dünyanın çizgilerini yansıtıyor.
Elbette Çiğdem Özer, durduğu yerde yalnız değil. 29 yaşındaki Özer, ait olduğu kuşakla birlikte dedesinden çok farklı kavgaları temsil ediyor. O, günümüzün iş dünyasının en rüzgârlı tepelerinde, finans dünyasında çalışıyor. Dedesinin kutsadığı toprak mı? Toprağı çok seviyor ama dedesi kadar toprağı görme şansı yok. Çünkü yaşamını kazanmak için hergün gittiği yer dev bir plaza.
Torunlar yan yana...
Çiğdem Özer, Akbank Yönetim Kurulu Üyesi Suzan Sabancı Dinçer'in (Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Erol Sabancı'nın kızı) 'yönetici asistanlığı'nı yapıyor. Türkiye yakın tarihinde farklı alanlarda da olsa imzası bulunan iki önemli adamın, Âşık Veysel'in ve Hacı Ömer Sabancı'nın yolları torunları aracılığıyla kesişiyor.
İki genç kadın bir arada rekabetin en yoğun olduğu sektörde Akbank'ın yönetim binasında çalışıyorlar. İkisi de dedelerinden çok daha başka bir dünyada, işlerinin başında 'ayakta' duruyorlar.
Hacı Ömer Sabancı'nın torunları, dedelerinin izinden gidiyorlar. Âşık Veysel'in torunları da dedelerinin Türk toplumuna bıraktığı kültür mirasının izlerini taşıyor. Saz ve söz aile için hâlâ çok önemli. Torunları arasında konservatuvar mezunu olanlar var. Bazıları saz çalıyor bazıları gitar. Torunlarından biri İstanbul Avrupa Korosu'yla beraber Viyana'da bir kilisede, Boğaziçi Üniversitesi'nde ve Aya İrini'de konser veriyor. Torunun sesini duyurduğu mekânlar Âşık Veysel'in hoşgörüsüne de uygun.
Akbank ailesine sınavla katıldı
Bir Akbank çalışanı olan Çiğdem Özer, temsil ettiği kuşaktaki milyonlarca insan gibi dedesinin çizdiği 'bir lokma, bir hırka' hayat yerine, zorlu bir hayat mücadelesi vermiş. Özer, diğer kuzenlerinin aksine geleceğini iş dünyasında görmüş.
İstanbul'da doğan Çiğdem Özer, iş dünyasında başarılı olmak için yaşıtları gibi iyi bir eğitim için çaba göstermiş. İngilizce öğrenmek için Londra'ya gitmiş. Öyküsünü şöyle anlatıyor:
"1975 yılında İstanbul'da doğdum. Burada büyüdüm. Ama Sivas'ın Şarkışla İlçesi'ne bağlı nüfus kütüğüne bağlı Sivrialan'a kayıtlıyım. Halen kütüğümüzü oradan getirmedik. Bazı işlemler birkaç gün sürüyor. Ama beni rahatsız etmiyor. Bilakis çok da memnunum, orada olması beni mutlu ediyor. Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü mezunuyum.
Bir süre Londra'da kaldım. Orada iş İngilizcesi'yle ilgili kursa katıldım. Sekiz senedir de Akbank'ta çalışıyorum. Gazete ilanıyla Akbank'a başvurdum. Sınavları verdikten sonra ticari ve bireysel pazarlama bölümünde başladım. Kısa bir süre sonra da Sayın Suzan Sabancı Dinçer'in asistanlığını yapmaya başladım. Yaklaşık sekiz yıldır kendileriyle çalışıyorum. İlk iş hayatına çok iyi bir kurumda ve deneyim sahibi insanlar arasında başladım. Çok dinamik, renkli, genç ve başarılı bir yöneticiyle ve köklü bir kurumda çalışıyor olmam, beni deneyim ve bilgi sahibi yaptı. Bunun için kendimi şanslı hissediyorum."
Akbank'ta Âşık Veysel etkisi
Akbank'ın yönetim katında Çiğdem Özer'nin varlığı, Âşık Veysel'in hatırasını doğal olarak daha canlı tutuyor. Çiğdem Özer'e 'Akbank'ta Âşık Veysel'in torunu olduğunuz öğrenildiğinde insanlar nasıl tepki veriyorlar?' sorusunu yöneltiyor ve şöyle bir yanıt alıyoruz:
"Dedem çok sevilen bir halk ozanı. Topluma verdiği mesajlar çok güzel. Çok sevilen bir insanın torunu olmak tabi sürekli olarak insanlar çok sevgi dolu gözlerle bakıyorlar. Akbank içinde dedemi çok seven kişiler var. Benden kasetlerini, kitaplarını isteyenler oluyor. Dedemle ilgili olan gecelere katılmak isteyenler var. Benim Âşık Veysel'in torunu olduğumu bilmeyen, televizyonda bir yerde görüp öğrendiklerinde o zaman çok şaşırıyorlar."
Peki... Bankacı bir torun için Veysel felsefesi ne ifade eder?
Çiğdem Özer, dedesinin en çok 'ayrılıkçı düşünce' ve tutuma karşı olan tavrından sözediyor ve etkilendiği bu görüşü Âşık Veysel'den bir dörtlükle pekiştiriyor: "Yezit nedir, ne kızılbaş/Değil miyiz hep bir gardaş/Bizi yakar bizim ataş/ Söndürmektir tek çaresi."
Dedenin ve torunun tanıklığı
Çiğdem Özer'in ilk gençliği dedesinin öğütlerinin tam tersini yapan toplumun acılarına hepimiz gibi tanıklık etmekle geçmiş. Ama o, Türk toplumu için dedesinin şiirleriyle dile getirdiği birlik ve barışın kalıcı olmasını diliyor.
Dedesi için şöyle diyor:
"Bilgi çağı ve evrensel değerlerle bağdaşmayan mezhep kavgalarının yarattığı acı olaylara derinden üzülürmüş. Bu kavgaların son bulması, halkımızın birlik, beraberlik içinde yaşaması için şiirler söylemiş. Dil, din, ırk ve mezhep ayırımı gözetmeksizin insan onurunu ön planda tutmuş. Yaşamının son yıllarında Türkiye'de yaşanan ayrılık ve çatışmalara hiçbir zaman yandaş olmadı. Hep birlik ve bütünlükten yana oldu. Ben de bugün bu düşüncenin devam etmesini diliyorum.
Dedem Âşık Veysel, 79 yıllık yaşamı boyunca halktan ve haktan yana olmuş. Tabiat, toprak, bayrak sevgisi ve hoşgörü onun en büyük tutkusu olmuş. Hep birlik ve beraberlikten yana olmuş. Kavgaya ve ayrılığa karşı olan bir tutum içinde yaşamını sürdürmesi ve bu yönde şiirler yazarak topluma adeta önderlik etmesi dünyaca tanınmasını sağlamış. Hümanist ve zengin iç dünya yapısıyla insanlara çağrıda bulunmuş biri.
Bu duygu ve düşünceler içinde kendini kabul ettirmiş bir ozanın torunu olmak elbette bize ve bana sorumluluklar yüklüyor. Onun kişiliğindeki bu özelliklere paralel olarak yaşantımı sürdürmek ve ona layık bir torun olmak için çaba göstermek, hatta gerektiğinde fedakârlık yapmak zorunda olduğumun bilincindeyim. Dedemin bıraktığı sevgi selinin ve toplumda ona karşı oluşan takdir duyguları tüm vârisleri gibi beni de mutlu ediyor. Gurur duyuyorum. Bu güzelliğin devam etmesi için bizlerin ona layık olmamız gerektiğine inanıyorum."
Hat sanatıyla Veysel kitabı yazacak
Çiğdem Özer, köklerine ne kadar bağlı olsa da onu modern hayat biçimlendiriyor. Kendisini "Öğrenmeye ve yeniliklere çok açık bir yapım var. Kişisel gelişime önem veririm. İşin dışında ilgi alanıma giren tüm konular hakkında bilgi edinebileceğim seminerlere katılmaya ve bu konularda kitap okumaya çalışırım" diye anlatıyor.
Özer'in asıl ilgisi hat sanatına. Hat'a olan ilgisini şöyle anlatıyor: "Türkiye'nin sayılı hattatlarından Ethem Çalışkan'dan hat dersleri alıyorum. Bu sanatın inceliklerini özümsedikten sonra dedemin şiirlerini kendi el yazımla bir kitap haline getirmeyi planlıyorum"
Latin dansları öğreniyor
Fotoğrafçılık, diksiyon, etkili konuşma, Latin dansları, meditasyon, konularında da dersler alıyor. Hayatı bu etkinliklerle sınırlı değil. Yaptığı daha pek çok şey var:
"Haftanın beş günü Sabancı Center'da düzenli olarak spor yapıyorum. Tenis oynuyorum. Balık tutmayı çok severim. Sosyal bir kişiliğim olduğu için arkadaşlarımla programlar yapmayı ve yeni restoranlara gitmeyi çok seviyorum. Vizyondaki filmlerin hemen hemen hepsini seyrederim, konserlere giderim. Her pazar evde ailem ile kahvaltı etmeyi çok severim. Kahvaltı hazırlayıp tüm aile bireylerini, yeğenlerimi davet etmeyi severim. Bütün bir hafta neler yaptığımızı konuşuruz. Yemek yapmasını çok severim, güzel sofralar hazırlayıp arkadaşlarımı davet ederim. "
Zenginliğin tanımı ne?
Günümüzde zenginlik denildiğinde insanların aklına para, çok para, daha çok para geliyor. Özellikle Çiğdem Özer'in mesleğindenseniz, zenginliğin anlamı belli. Ancak o dedesinden gelen kültürün etkisiyle, 'iç zenginliği' de tanımış. İş ortamında yeri olmasa da gönlü tüm yaşamında bu zenginliği arıyor. Bu nedenle dedesinin hayatıyla çok yakından ilgili. Dedesine ilişkin sorularımızı yanıtlarken, bir zamanların Türkiye'sine ait önemli ipuçları da ortaya çıkıyor. Örneğin Ahmet Kutsi Tecer'in, Sivas Lisesi'nde edebiyat öğretmeni olduğunu hatırlamak gibi. (Yani şimdilerin ünlü yazarlarından birini Sivas'ta öğretmen olarak düşünebiliyor musunuz? Ama zamanında Ahmet Kutsi Tecer ve dönemin başka birçok ünlü yazarı!) Tecer, Sivas'ta Âşık Veysel'i bulmuş. Cumhuriyet'in 10. yılı kutlamaları sırasında düzenlediği Halk Şairleri Bayramı'nda Âşık Veysel, 'Atatürk'tür Türkiye'nin ihyası...' mısrasıyla başlayan şiirini okumuş.
Ahmet Kutsi Tecer'in girişimi
Çiğdem Özer, "Bu bayrama katılan bütün âşıklara birer belge vermişler. Böylece âşıklar sanatlarını bu belge ile daha kolay icra etmeye başlamış. Çünkü o tarihlerde saz çalmak çok kolay değilmiş. Utanırlarmış. Şeytan icadı derlermiş saz için. Sonra bu belgeyi alınca rahatlamışlar, dedem yurdun bir çok yerini dolaşmaya başlamış" diye anlatıyor.
Ahmet Kutsi Tecer olmasaydı da elbette ki Âşık Veysel kendini tanıtacaktı. Ama Tecer, o değerin Türkiye'de daha kolay tanınmasında önemli bir rol oynamış.
Halk Şairleri Bayramı'nda okunan Atatürk şiirinin ünü Ankara'ya dek ulaşmış. Hakimiyet - i Milliye Gazetesi'nde şiir üç gün üst üste yayınlanmış. Âşık Veysel'i herkes tanımış. Bir zamanlar hoş karşılanmadığı yerlerde "O Âşık Veysel siz misiniz? Buyrun" diye karşılanır olmuş.
Sesini bütün Türkiye'ye duyurmak
Çiğdem Özer anlatıyor: "Daha sonra dedem yurdun her yerini dolaşmaya başlıyor. Tanındıktan sonra İstanbul'da kendisini bir radyo programına davet ediyorlar. Mesut Cemil, dedemi ve yanındaki 'Küçük Veysel'i 'Hadi âşıklar, öyle bir söyleyin ki bütün dünya sizi dinleyecek' sözleriyle aşka getiriyor. Onlar da avazlarının çıktığı kadar bağırmaya başlıyorlar. Bağıra bağıra türkülerini söylüyorlar. Mesut Cemil, yayın süresince müdahale edemiyor. Yayından sonra diyor ki : 'Âşıklar ne yaptınız? Niye ortalığı bu kadar yakıp yıkıyorsunuz?' Bu kez şaşırma sırası dedeme geliyor, 'Mesut Bey, 'Sen demedin mi bütün dünya sizi dinleyecek' diyor" Âşık Veysel'in teknolojiyle tanışması işte böylesine masum... Ancak ölümüne yakın büyük ozan televizyon ile de tanışıyor. Eski zamanlara ait bir kişilik olarak Âşık Veysel nasıl oluyor da günümüzün dünyasında da hâlâ sevilmeye devam ediyor. Bu soruların yanıtları da Çiğdem Özer'in dedesiyle ilgili sorularımıza yanıtlarında.
Âşık Veysel'in Çiğdem'i
Çiğdem Özer'in telefonda insanı yakalayan bir sesi var. İnsanı seven, insanı eş gören bir aklın ifadeleriyle konuşuyor. Gün içinde isterseniz on kere arayın, ya da olmaz görünen isteğinizde ısrarcı olun... O, kesinlikle sizin önünüzü kapatmaya, iletişim hakkınızı kesmeye yönelmiyor. 'İşte insan bu, kurum bu' duygusu yaşatıyor. Kendisi ile röportaj için bir araya gelmeden önce de birçok kez telefonda konuşmuşluğum olmuştu, bu izlenimlerim oradan...
Fakat bir araya geldiğimizde de beni şaşırtmadı. İlk izlenimlerimde haklı olduğumu düşündürttü. Çünkü, 'Âşık Veysel'in torunu' olmaktan kaynaklanan 'biyolojik' bir ilişkiye yaslanmadı. Âşığın felsefesine inanmış bir genç kadın olduğunu gördüm.
Dedesine hayrandı!.. Direncine, sevgisinin büyüklüğüne, nüktedanlığına, mizacına... Fakat, Veysel'in dünya görüşünü bir miras gibi almamış, inanmış bir torun o. Bu yüzden gerek kendisini anlatırken, gerek dedesini anlatırken, dışardan bir anlatıcı gibi durmadı. Büyük bir onurla 'ortak' dünya görüşlerini anlattı. 'Layık olmak' yükümlülüğünden bahsederken, ağır bir mirastan değil, dede Veysel'in dünyaya katan, dünyayı güzelleştiren mirasının; özellikle de Türkiye gibi her gün bir çalkantıyla sarsılan bir ülke için önemini anlamış; bu bağlamda kendisini, aynı davaya bağlı olarak konumlayan bir genç kadın portresi ile karşılaştık.
'Macarlardan Veysel dinlemek çok etkileyici'
Dedeniz neden unutulmuyor? O görmeyen gözlerine rağmen içinde yarattığı karanlık dünyasını aydınlık fikirlerle bezemiş bir insan. İç dünyasının verdiği haz ve hissiyat içinde ağzından dökülen dizelerle fikirlerini dışa vurduğu için halk onu çok seviyor.
Zaman zaman ünlü bir halk ozanı, zaman zaman bir ziraatçı, zaman zaman bir köylü, zaman zaman Sivas'ın Şarkışla ilçesi Sivrialan köyünden değil de dünyadan ve fezadan haber veren bir haberci olarak görülmüş.
Bütün bunların yanı sıra sadece ve sadece doğru bildiği konularda taviz vermeden sözünü esirgemeden şiirler yazan bir şair olması yanında kaderine küsmemiş ve boyun eğmemiş sabırtaşı misali olması da toplumun takdirini kazanmasını sağlamış. Bütün bu özellikleri yüzünden toplum onu ozanlık geleneğinin 20. yüzyıldaki son halkası olarak görüyor.
Onun topluma bıraktığı mirası böyle mi tanımlıyorsunuz?
Âşık Veysel'in Türk Toplumu'na bıraktığı miras birlik, bütünlük, doğruluk, çalışkanlık ve güzel ahlâktır. Kara toprağı işler gibi topluma bu erdemleri işlemiştir. Milli ve manevi değerlere bağlılığı, dostluk, kardeşlik, barış, hoşgörü, sevgi ve saygı mesajları veren şiirler yazmıştır. Gözlerinin karanlığı gönlünün aydınlığını etkilememiş. Hayata küsmek yerine ona dört elle sarılmış.
Bu nedenle dedem, usta bir ozan olarak örnek teşkil etmesinin yanı sıra bir takım fiziksel engellere rağmen istendiğinde iyi şeyler yapılabileceğinin de güzel bir kanıtı. Dedemi sadece âşıklık geleneği içinde bir ozan olarak görmek, ona haksızlıktır.
O sadece bir âşık değil, aynı zamanda şiirlerinden öğrendiğimiz bir felsefenin de takipçisi. Onun bıraktığı bu miras ne biter ne de azalır. Bu duygu ve düşünceyi benimseyen insan sayısı arttıkça Veysel'ler çoğalır. Bundan daha önemli miras olabilir mi?Bu nedenle Âşık Veysel'in geleceğimizin garantisi olan gençlere tanıtılması onun dizelerinde yer alan öğütlerin, gerçeklerin ve felsefenin gençlere aktarılması gerektiğine inanıyorum.
Âşık Veysel, daha geniş kitlelere nasıl ulaşır? Türkülerini farklı biçimlerde yorumlayan sanatçılar var. Bu çalışmaları beğeniyor musunuz?
Âşık Veysel'in müziğinin genç kuşaklara aktarılması çalışmalarını beğeni ile takip ediyorum. Âşık Veysel'in türkülerinin değişik müzik türlerine uyarlanması beni çok mutlu ediyor. Örneğin Tarkan çok başarılı bir çalışma yaptı. Tarkan başarılı bir sanatçımız. Türkiye'yi dışarıda çok iyi temsil ediyor. Kendi yorumu ile dedemin 'Uzun İnce Bir Yoldayım' türküsünü yorumlaması beni çok mutlu etti. Çünkü dedemi kendi izleyici kitlesiyle bir araya getirdi. Âşık Veysel'i sadece türkü sevenler ile değil aynı zamanda pop sevenlerle buluşturdu.
Keza, Fazıl Say, benim çok beğenerek dinlediğim bir bestecimiz, yorumcumuz. Fazıl Say, köyümüze geldi. Dedemin mezarının başına piyanosunu çıkarttı ve orada mezarın başında mini bir konser verdi. 'Uzun İnce Bir Yoldayım'ı ve 'Kara Toprak'ı yorumladı. Bunu yaparken de "Ben âşığın ayağına giderim" dedi.
Bunlar gurur duyulacak davranışlar. Fazıl Say'la beraber Âşık Veysel klasik müzik dinleyicisiyle buluştu.
Ünlü sanatçımız Esin Avşar da onu caz severlerle buluşturdu. Eşin Avşar, Âşık Veysel'in türkülerini caza yorumladı. Bu çalışmalarla sanatçılarımızın 'Âşık Veysel kimdir?' diye merak uyandırmalarının onun tanıtımı için çok büyük fayda sağladığını düşünüyorum.
Pek çok belediye dedem için anma programları ve geceler düzenliyor. Ben bu organizasyonların hazırlık aşamasında mutlaka olurum ve görüşlerimi paylaşırım. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız Kadir Topbaş, önümüzdeki yıl Âşık Veysel için çok güzel bir anma programı düzenleyeceklerini söyledi. Kendisi Beyoğlu Belediye başkanıyken de yedi yıl Âşık Veysel için paneller, geceler düzenledi.
Şimdi bu programların Büyükşehir Belediyesi ile birlikte daha görkemli olacağını düşünüyorum. Bu organizasyonların gerek devlet gerekse halk desteğiyle gün geçtikçe daha da güzelleşerek devam edeceğine inanıyorum.
Kültürümüzü yansıtan bu etkinliklerin içerisinde olmak beni ve ailemi son derece mutlu ediyor. Çünkü Âşık Veysel halktır.
Veysel'in müziğinin önemi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Türk Milleti'nin gerçek duygularını yansıtan bir müzik türü. Türk halk müziğinin mevsimi olmaz. Asırlar önce söylenen dizeler hâlâ güncelliğini koruyor. İnsan yaşamına bilim ve teknoloji ne kadar girmiş olursa olsun duygularında değişiklik olmaz.
Halkımızın sesi olan Türk halk müziğinden yabancılar pek çok çeviriler yapmış. Hatta dedemin 'Kara Toprak' adlı şiiri başka milletler tarafından kabul görerek kendi dillerine çevirilmiş. Klasik Türk müziğinden, hafif batı müziğine, Türk halk müziğinden, pop müziğine değin musikinin her dalında çalışmalar yapanlar onun sözlerinden ve ezgilerinden yararlanmışlar.
Ben Boğaziçi Üniversitesi'nde ailemle beraber Macar dilinde Türk ve Macar sanatçılardan oluşan bir müzik grubundan Âşık Veysel türkülerini çok duygulanarak dinledim. Düşünsenize Âşık Veysel türkülerini Macarca ama aynı duygularla izliyorsunuz, gözlerinizin yaşarmasına engel olamıyorsunuz çünkü dil farklı ama duygu aynı.
İnanılmaz güzeldi.
|
|
|

|
|