Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 03 Ekim 2004 / Pazar  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Business      Otomobil      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik
Uygar dünya kaçakçıyı 'çolak' bırakmayacak, fosforlayacak

Eskiden , güneydeki sınır illerinde kaçakçı hamallığı diye bir iş vardı. Mayına basıp, kolları bacakları koptuğunda emekli olurlardı. Bu illerde trajik sınır hikâyeleri ile büyürdü çocuklar. Şimdi artık sınırlara da AB standardı geliyor. mayınla kol bacak koparmaca yok. Artık fosforlu sınır tarlalarından geçen 'renkli' kişiler fosforun parıltısından tanınacak. Uygarlığın, sınırdaki yansıması da bu oluyor

ŞAZİYE KARLIKLI

1980 öncesi... Üst düzey bir gümrük yetkilisi Kilis'e teftişe gidiyor. Ortalık kaçak mal taşıyan emekli hamallarla dolu... Onca insan arasında bu emekli taşıyıcılar tek tek seçiliyor. Çünkü ancak mayına bastıklarında ayak ve kolları koptuğunda emekli oluyorlar... Topuk mayınına hangi ayakla bastılarsa o tarafları uçuyor. Şanslılarsa, yarım vücutla yaşıyorlar. Ve yabancılar bile neden sakatlandıklarını kolayca anlıyor. Gümrük yetkilisinin, kahvede 'emekliler'le oturan birinin tuhaf durumu dikkatini çekiyor. İki ayağı da tamam ama kollarından biri yok. 'Mayına bassaydı bacağı da giderdi. Demek kaçakçı değil. Acaba koluna ne oldu' diye meraklanıp, adamı çağırıyor ve koluna ne olduğunu soruyor. Adam, 'Yok beyim ben de hamaldım' diyerek öyküsünü anlatıyor:
"Bir gece ağam beni gönderdi. Malı yükledim, dönüyorum, mayına bastım. Bir patlama olduğunda köy de koşardı, jandarma da... Neyse, beni de aldılar... Bacağım da uçmuş kolum da... Bayılmışım. Sonradan anlattılar. Çok sevdiğim bir köpeğim vardı. Köpek, beni o halde görünce, koşmuş mayınlı tarlaya, koklaya koklaya bulmuş bacağı. Almış getirmiş. Beni yükledikleri arabaya bacağımı da koymuşlar. Gaziantep'te doktorlar hemen dikmişler. Benim köpek sayesinde herkes hem topal hem çolakken, ben sadece çolak kaldım."

Kaçaktan Kilis pasajlarına
Bizim coğrafyamızda sınır öyküleri çok acıklıdır... Efsaneleri de vardır, gözyaşları da... Hamallar var ya... Onlara jandarma da gümrükçüler de acır aslında... Bilirsiniz, 1980 öncesine Türkiye'de birçok tüketim malı yoktu... Kadınlar parlak portakal rengi arcopal fincanlara özeniyordu. Çocuklar kokulu silgilere can atıyordu. Gençler bir teyp için neler vermezdi... Şimdi ithal ya da yerli kullandığımız her şey o zaman yoktu. Bizde olmayan ya da diyelim ki; 100 liraya satılan Suriye'de vardı ve değeri diyelim ki; 10 liraydı... İşte Kaçakçı ağaları için o 90 lira müthiş bir kârdı... Marabalarına 'geç' demeleri yeterdi... Kaçak hamallarının canları pahasına getirdikleri mallar, Kilis pasajlarında satışa çıkardı.

Gümrük müdürünün başına gelenler
İşin ironik yanı, belki de bir gece önce kaçağa çıkan hamalı yakalayan 'görevlinin' karısı bir gün sonra bu pasaja gidip İstanbul'daki akrabaları için hediyelikler alırdı. Bizim coğrafyamızda sınır öyküleri çok ikiyüzlüdür. Şimdilerde o da emekli olan üst düzey gümrük yetkilisi ile sohbetimizi sürdürüyoruz. Türkiye gibi 'sınırları özel önemde' bir ülkelerde sınırlar üstüne büyük güç kavgalarının olduğunu hatırlıyor. Öykülerden biri yine çok ilginç:
"Gümrüklü sahada yetkili gümrük idaresidir. Ancak pek çok gümrük görevlisi bu alanda jandarmanın da bulunmasına ses çıkartmaz. Önemli bir gümrük kapısının müdürü, gümrük sahasına jandarmayı sokmamış. Aslında yasal olarak böyle bir hakkı var. Bunun üzerine jandarma yüzbaşısı çok kızmış, gümrüğün 100 metre ötesine barikat kurdurmuş. Gümrük müdürü evine dönerken her seferinde arabasını üstünü, başını aratıyormuş. Müdür, yüzbaşıyı ağır ceza hakimine şikayet etmiş. Ceza hakimi de yüzbaşıyı sorguya aldırmış.
Aslında bu yanlış uygulama. Sivil yargının işi değil bu. Yüzbaşı buna daha da sinirlenmiş. Aradan birkaç gün geçmiş. Sabaha karşı gümrük müdürünün evini jandarma basmış. 'N'oluyor' demesine fırsat kalmadan nezarethanenin yolunu tutmuşlar. Yolda konuşmalardan 12 Eylül darbesinin olduğunu anlamış. Fena halde korkmuş. Nezarethanede yakalattığı kaçakçı ağalarıyla birlikte kalacağını düşünüyormuş. Nezarethaneye girdiğinde bir de ne görsün?!.. İçeride sadece bir kişi var, o da ağır ceza hakimi! Bu olayla ben ilgilenmiştim. Gittik, gümrük müdürünü kurtardık." Bizim coğrafyamızda sınır öyküleri 'güç oyunudur'

En vahşi kaçakçılık: Uyuşturucu ve insan
Bunlar emekli gümrük yetkilisinin geçmişe ilişkin anıları. Kaçak hamalları da artık geride kaldı. Artık kaçakçılık çok daha organize yapılan bir iş. Gümrük İdaresi'nin istatistiklerine bakılırsa, artık tüketim mallarına dönük kaçakçılık yok denecek kadar az. Hatta bir zamanlar bu malları kaçak olarak Türkiye'ye sokanlar, şimdi tam tersini yapıyor. Ama cep telefonunu unutmamak gerek. Sınır kapılarında habire cep telefonu yakalanıyor. Çünkü cep telefonunu bazı ülkelerde Türkiye'den daha ucuza bulmak mümkün. Ayrıca önemli bir kalemi de tekstil makineleri ve diğer iş kollarına ait makine aksesuar ve yedek parça oluşturuyor.
Üretimde teknoloji önemli. Anlaşılan 'şeytan' bazılarının kulağına, "En iyi teknolojiyi gümrüksüz yarı fiyatına getirirsen, şu rekabet dünyasında öne geçesin" filan diyor... Neyse ki, bu koca makinalar hamal sırtında taşınmadığından, 'kollara bacaklara' mal olmuyor artık. Akaryakıt konusunda durum çok feci. Ama bunu zaten herkes biliyor. Tekel ürünlerinde de bir artış dikkat çekiyor...
Hepsi bir yana, Türkiye sınırları kaçakçılığın en vahşisinin tehditi altında. Bunların başında uyuşturucu geliyor. Örneğin; Yakalanan uyuşturucu değeri 2004 yılı ocakta 4.4 trilyon, şubatta 10 trilyon, martta 21 trilyon, nisanda 34 trilyon lira... 2004 Ağustosta tam tamına 71 trilyonluk uyuşturucu yakalanmış. Türkiye uyuşturucuda 'geçiş ülkesi' olma niteliğini sürdürüyor. Silah kaçakçılığı da eskisi kadar yoğun olmasa da hala bir sorun.
Türkiye uyuşturucu kadar vahşi bir kaçakçılığın daha 'geçiş ülkesi' ... Sınırlarımızdan mal gibi 'insan' da kaçırılıyor. Bunlar umutları tükenmiş insanlar. Türkiye'nin daha batısında kendilerine daha iyi bir yaşam arıyorlar. Sınırdan geçirilip, genellikle Türkiye'nin sahil kentlerinde depolanıyorlar. Gerisini zaten biliyorsunuz.

Sınırlar AB'nin de derdi
AB, 10 yıl da 20 yıl da zaman alsa, üyesi olacak bir Türkiye'nin sınırlarına artık daha fazla önem veriyor. Çünkü AB üyesi bir Türkiye'nin toprağında o çok yıldızlı bayrak da dalgalanacak. Ve Avrupa uyuşturucu ve insan ticaretinde 'Geçiş ülkesi' olan bir üye istemiyor. İşte bu nedenle daha şimdiden Türkiye'nin sınır güvenliği için 2 milyar euroluk bir proje hazırladı.
Bu proje sayesinde Türkiye'nin 10 - 15 yıl içinde sınır güvenlik koşullarının AB standartlarına ulaşması hedefleniyor. Türkiye kara sınırlarının çok azında elektronik sistemlerden yararlanabiliyor. Çünkü bu çok büyük bir maliyet gerekiyor.
Kara mayınları imzalanan sözleşmelerle çok uzun yıllardır döşenmiyor. Ama var olan mayınların temizlenmesi gerekiyor. Ki, bu da çok pahalı iş. Sınırlar daha çok dikenli tellerle korunuyor. Ya da başka bir deyişle korunamıyor. Projenin getirdiği en büyük değişiklik teknolojide olacak. Uydudan takip, termal kamera vs. gibi teknikler korumada 'insan' unsurunun önemini azaltacak. Riskli sınır topraklarına fosfor atılacak...
Toprağa bulaşan kaçakçı kendini ele verecek. Türkiye'de sınırların çok büyük bölümünü asker koruyor. Ama AB her konuda olduğu gibi sınırlarda da 'sivilleşmeyi' öngörüyor. Sınırların 'sınır polisi' tarafından korunmasından yana. Ama Türkiye'nin özel durumundan dolayı, askerlerin koordinasyonundan da yararlanılacak.
Tüm bunlar eğer gerçekleşirse Türkiye sınırları ciddi bir 'sarsıntı' yaşayacak. Sınırlarda yılların alışkanlıklarını değiştirmek hiç de kolay değil. Daha geçenlerde eski bir milletvekili ve ailesi uyuşturucu meselesi yüzünden karakol bastı da polisleri tokatladı. Türkiye'nin belirli bölgelerinde ciddi bir uyuşturucu ve insan kaçakçılığı ekonomisi var. Büyük olasılıkla onlarda 2 milyar euoruluk sınır satrancında 'mat' olmak istemeyecekler ve kendi projelerini geliştirecekler. 'Şahlar kötü vuruşacak.' Ama en azından 'piyonlar' çolak kollarından değil fosforlarından anlaşılacak.

BUSINESS
 Toprak âşığı Veysel'in plazada çalışan torunu
 Editörden
 Ruslara sığ, Araplara derin tencere üretiyor
 Erdoğan'ın hocası, Demirel'in bakan adayı öğretmenin 'ütopya' okulu
 'Köy büyüklüğünde' stand kurabiliyorlar
 'Türkiye'nin Türklere reklamı görevini bana verin'
 Et değil, dert çeviriyorlar
 'Etik Kurulu' oluşturulurken yanlış seçim yapıldı...
 Çiftlik ihalesinde asker hassasiyeti
 Vergide e - beyan başladı
 '2014'te turizm geliri 64 milyar dolar olacak, ama hâlâ marka olamadınız'
 Manchester Unıted taraftar değil, 'müşteri' peşinde...
 ABD'li mağazadan 'büyüklere' fantastik Noel hediyeleri
 Geleceğe bir köprü
 En ucuz olanı bulan robot
 Fermuarı iki yılda çekti
 Takımdı, spor monttu derken denimde karar kıldı, yanılmadı





© 2004 Milliyet