|
 |
|
|
Bir entelektüellik gösterisi
Gilbert Adair'in yazdığı "Yazarın Ölümü"nü okudum. Ne kitabın kendisini beğendim ne de çevirisini. Adair'in entelektüellik gösterisi niteliğindeki eseri bir polisiye roman özentisi olmanın ötesine gidememiş
Gilbert Adair'i "Yazarın Ölümü" (Çeviren: Aslı Biçen; Yapı Kredi Kredi Yayınları) romanıyla tanıdım. Daha önce "Kapalı Kitap" ile "Kulenin Anahtarı" kitapları yayımlanmış ülkemizde. Onları okumamıştım. Hemen söyleyeyim: Bundan sonra okuyacağımı da pek sanmıyorum.
Neden mi?
* * *
Polisiye roman denilince aklıma ilk gelen ülke İngiltere'dir. Başka ülkelerde de, özellikle ABD ile Fransa'da, bu türün ünlü yazarları yetişmiştir gerçi; ama İngiltere'de bir polisiye roman geleneği vardır. Bu geleneğin izleri hem geçmiş yüzyılların hem günümüzün kimi önemli edebiyat yapıtlarında da görülür.
Conan Doyle ile Agatha Christie gibi yazarlar, polisiye romanın ustaları arasında aklıma ilk gelenler. Kahramanlarının ünleri yaratıcılarının bile önüne geçti. Doyle'un, Christie'nin adlarını duymayanlar, Sherlock Holmes'u, Dr. Watson'ı, Hercule Poirot'yu, Miss Marple'ı kitaplardan değilse de, sinemadan, televizyondan tanıyorlar.
İki yazarın yapıtlarını da hep büyük keyifle okumuşumdur. "Kim öldürdü- beyin jimnastiği" yapmak için değil sadece.
O yapıtlarda İngiliz toplumunun, İngiliz yaşamının yalın yansımalarını da bulduğum için.
Evet. Yalın.
Bu yazarlar edebiyat numaraları yapmaya kalkışmazlar, derin entelektüellik gösterilerine de başvurmazlar. Nasıl gerekiyorsa, öykülerini öyle anlatırlar.
Okurları, onların kitaplarını ellerine alınca ne gibi bir şeyle karşılaşacaklarını önceden bilirler. Bir "Baskervillerin Köpeği"nde ya da bir "On Küçük Zenci"de Albert Camus ile ya da William Faulkner'la karşılaşmayacaklarının bilincindedirler.
"Yazarın Ölümü" 88 sayfalık bir kısa roman. Daha doğrusu, bir uzun öykü. İlk
70 sayfası, anlattığıyla da, anlatımıyla da, sözünü ettiğim entelektüellik gösterisinin bir örneği. Fransa, II. Dünya Savaşı. Direnişçiler. İşbirlikçiler. Sanatçılar. Sonra ABD. Üniversite çevreleri. Eleştiri kuramları. Ortalığı kasıp kavuran bir teori. Yayınevleri. Geçmişle hesaplaşma.
Son 18 sayfa ise dördüncü vitesle anlatılmış bir polisiye roman özentisi. İki cinayet. Katil kim? Sonra üçüncü cinayet. Öyküyü anlatan, ölen yazarın kendisi. Artık derinliği yok olmuş, sığlıklarda gezinen bir gösteri daha.
Kitabın ikinci kurbanı Astrid'in dedektif romanlarına meraklı olduğu belirtiliyor. Anlaşılan Gilbert Adair de öyle. Besbelli, Agatha Christie'yi iyi okumuş, ondan etkilenmiş. Roger Ackroyd'un katilini de kendine örnek almış.
* * *
Kitabın çevirisi için de bir çift sözüm olacak.
Bir dilin güzelliğini sadece kelimeler belirlemez elbet. Güzel Türkçe sadece arı Türkçeyle sağlanamaz. "Cemiyet" yerine "toplum", "kaide" yerine "kural" demekle iş bitmiyor. ("Hislerine hakim olamadı"yı "duygularına yargıç olamadı" olarak aktaranları da gördük.) Yeri geldiğinde hem "kelime"yi hem "sözcük"ü aynı metin içinde kullanmayı da aklım alıyor.
Ama durup dururken artık silinip gitmiş, yok olmaya yüz tutmuş, yerlerine yenileri, arıları, daha anlaşılanları yerleşmiş kelimelerin gelişigüzel kullanılmasını aklım almıyor.
Üstelik bu kelimelerle bir "hava" sağlama düşüncesini (özellikle şiirde) yadırgıyorum.
* * *
İşte "Yazarın Ölümü" çevirisinden iki paragraf:
"Kitabımın başlığının nasıl telaffuz edileceği konusunda meslektaşlarımın takılmalarına maruz kalmıştım, Newsweek ve Village Voice aynı şeyi mevzu edince mesele kısa süreliğine 'dolaşıma girdi', bunun üzerine efsanevi
-olmaya- yazgılı bir akşam vakti Fakülte Kulübü'nün külüstür duvar piyanosuna oturdum ve uyduruk ama nihai bir müzikal açıklamada bulundum, bu hadise yerel bir gazete olan New Harbor Advocate'da yer aldı."
"Bu nedenle kitabımın temel öncülü -yani Yeats'in ne demek istediği kimin umurunda? Önemli olan şiirlerin ne manaya geldiği-, esas yorumu yalıtmaya çabalayan devrin eleştirmenlerine karşı edebi anlamların adı görünen yazar tarafından değil, dilbilimsel uzlaşımlar ve kodlar tarafından oluşturulduğunda ısrar edişim ve yazarın belgeye dökülmüş niyetlerini üzerinde çalışılan esere dair ayrıcalıklı bir bilgi kaynağı olarak görmeyi kategorik olarak reddedişim, akademinin süslü bahçelerindeki durgun, kokuşmuş havuzları karıştırmaya yetti."
Ataç'ların, Ömer Asım Aksoy'ların, nice yazarın uzun çabalarla getirdiği noktadan belirli bir amaç uğruna bilinçle değil de, boş vermişlikle, savruklukla uzaklaşmamız bana acı geliyor.
|
|
|

|