|
Zar zar zır zır, zar zor, zor zar...
ABD'de başkanlık seçimlerine 4 hafta kaldı.
Bush'la rakibi Kerry'nin, televizyondan canlı yayınlarda tartışmaya başlamaları, ünlü bir sinek fıkrasını iyice yaygınlaştırdı.
İki kara sinek, öğle yemeği için bir at dışkısının üstüne konmuşlar.
Yemek sırasında sineklerden biri "cart" diye yellenmiş.
Öteki sinek:
- Hişt buraya bak, demiş, sofrada yemek yerken böyle bir şey yapılmaz, ayıptır.
Ayıplanan sinek, ayıplayan sineğe ters ters bakmış:
- Haydi yahu git işine, demiş; sen mi kaldın beni ayıplayacak! Şimdiye kadar hangi sofraya oturduysan, önce gümbürtülü bir carta çekerek yemeğe başlayan, sen değil misin söylesene?..
- Lütfen demagoji yapmayalım. Tüm dünya şahit ki, bugüne dek yemediğim bok kalmadı; ama ne bok yersem yiyeyim, o sırada asla yellenmedim. Asla yapmadım o ayıbı...
Ve tartışma 2 Kasım'a kadar sürecekmiş.
***
Dul ve çok zengin bir hanım, ünlü bir ressamı davet etmiş evine:
- Acaba, demiş, merhum kocamın bir portresini yapar mısınız bana?
Ressam:
- Hay hay, demiş, fotoğrafları var mı kocanızın?
- Maalesef hiç fotoğrafı yok. Zaten bir portresini yapmanızı da, ondan ötürü istiyorum.
- Peki ama hanımefendi, nasıl yapacağım merhumun portresini o zaman?
- Ressam olan sizsiniz, nasıl yaparsanız yapın, ama yapın. Benim size sadece söyleyebileceğim, gözlerinin kahverengi, saçlarının siyah, bir de küçük bıyığı olduğu; rahmetlinin bir özelliği de, her zaman gülümsemesiydi...
Ressam düşünmüş taşınmış, sanatını değerlendirmek için önüne çıkan olumlu bir fırsatı da elden kaçırmak istememiş; kadına:
- Peki, demiş, bir aya kadar portreyi bitirip getiririm...
Bir ay sonra ressam, koltuğunun altında, ambalaj kağıtlarına özenle sarılmış bir tabloyla çıkagelmiş zengin dulun evine. Paketi açıp portreyi çıkarmış ve karşıdaki şöminenin üstüne koymuş.
Portreyi gören zengin dul, birkaç adım geri atmış ve şaşkın bir sesle hafif bağırmış:
- O zamandan bu yana, ne kadar da değişmiş, hay Allah...
Kopenhag kriterlerinin fırçasıyla Türkiye'nin de portresi bir hayli değişip, AB üyelerini şaşırtmaya başladı ya; tıpkı onun gibi...
***
Bektaşi babasına sormuşlar:
- Baba erenler, neden Batı'nın geleneklerinde "düello", bizim geleneklerimizde de "pusu" var?
Baba erenler:
- Çünkü, demiş, bizde Allah korkusu var...
- Nasıl yani?
- Katil cinayetini işlerken Allah'ın görmesini istemediğinden, yatıyor pusuya...
***
Türkiye ile AB ilişkileri, iki kırkayağın kol kola girmek istemesine benziyormuş.
Kol kola, kol kola, kol kola, kol kola, kol kola...
Fakat bir türlü tam olmuyormuş.
***
Cennette boş oturmaktan canı sıkılan bir sevapkar, Tanrı'nın karşısına çıkmış:
- Ey yüce Tanrı, demiş, bana küçük bir iş lütfedemez misiniz?
Tanrı, bir törpü vermiş sevgili kuluna ve:
- Git dünyaya, demiş, Himalaya Dağı'nı törpüle...
Aradan 7 bin yıl geçmiş ve cennetmekan kişi geri dönmüş cennete, yine Tanrı'nın karşısına çıkmış:
- Yüce Tanrım, demiş, çok çabuk bitti o iş, Himalaya diye bir şey kalmadı.
Tanrı:
- Peki, demiş, al şu çorba kaşığını, git Büyük Okyanus'u boşalt...
Aradan geçmiş 20 bin yıl. Cennetmekan kişi yine dönmüş cennete:
- O iş de bitti, demiş. Yapacak başka bir şey yok mu acaba?
Tanrı, azıcık sinirlenmiş ve sevgili kulunun omuzlarından tutup:
- Buraya bak İsa, demiş, verdiğim her işi çarçabuk bitirip döndün. Şimdi yine seni gönderiyorum yeryüzüne. Git insanlara birbirlerini sevmelerini söyle. Bakalım bu sefer de görevini çarçabuk bitirip, geri dönebilecek misin?
***
Eşref'in, mezar taşı çalındıktan sonra büsbütün unutulmaz olan ünlü dörtlüğüyle bitirelim yazıyı:
Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için,
Gelmesin reddeylerim billahı öz kardaşımı.
Gözlerim ebnay - i ademden (adem oğullarından) o rütbe yıldı kim,
İstemem ben fatiha, tek çalmasınlar taşımı!
c.altan@prizma.net.tr
|
|