|
 |
|
|
Türkiye konuşturuyor!
Devletin bir kara deliği var. Bütün büyük suçlar orada kaybediliyor. Deliğin kapısında "Devletin Yüksek Menfaatleri" yazıyor. Delikte kaybolanlar bir "konuşturulsa"... Çünkü insan hakları ihlalleri raporlarıyla sabittir: Türkiye "konuşturmayı" iyi biliyor!
Zannımca, Ali Kırca'nın sunduğu "Siyaset Meydanı" programıyla başlayan ama zaman içinde biçim değiştiren hatta giderek biçimsizleşen bir mittir bu. O günden bu yana en dandik meseleler, olabilecek en zavallı haliyle konuşulsa da başlık şöyle atılır:
"Türkiye konuşuyor!"
Hakikaten de başlangıçta sabah dörtlere kadar evlerin ışıkları yanıyordu çok ciddi konularda fikir sahibi insanların ne söylediğini izlemek için. Ertesi gün Türkiye -hakikaten de- konuşuyordu ya da konuşmaya dair samimi bir girişimde bulunuyordu. Sonra "Siyaset Meydanı" siyasetsizleşti. Geriye bir tek "meydan" kaldı; artık her şey "meydandaydı"! Şimdi insanların gelinler ve kaynanalar olarak, müstakbel eşler olarak, gözetlenmeye can atarak birtakım "ekran-evlere" taşınması bu yüzden; oralarda konuşması. İnsanların "ekran-hayatlara" dönüşmesi ve bağırsağının en dibinde gizlediği itirafı televizyondan fışkırtması bu yüzden. Çünkü artık konu yok ama konuşma var hâlâ. Çünkü "Türkiye konuşuyor"! Çünkü "Türkiye konuşmayı seviyor"!
Konuşturan-susan devlet
Bugünkü kadar "neşeli" ve stüdyo ışıklarıyla aydınlatılmış olmasa da bir başka konuşma daha oldu memleketimizde. Suskunluğu başlatan bir konuşma. Bir gün şapkalı bir adam çıkıp susmak gerektiğini ilan etti. Sonra bütün konuşanlar "içeri" alınıp "konuşturuldu". Uzun uzun konuşturuldu insanlar... Ölene, delirene kadar insanlar, çırılçıplak soyulup konuşturuldu. Konuşturulanlar (ya da konuşmayanlar!) bir yana, bir de konuşturanlar vardı. Konuşturanlara emirleri verenler... Sonra onlar hiç konuşmadı. Türkiye konuşuyordu, kimin kiminle yattığı konusunda uzun uzun. Ama o konuşturanlar hiç konuşmadı. Onlar stüdyo ışıklarını hiç sevmiyordu. Aslında birilerinin de onları "konuşturması" gerekiyordu. Ne ki çoğu kez asıl konuşturulması gerekenler "devletin yüksek menfaatleri" adlı bir kapıdan giriyor ve bir daha kimse ondan bahsetmiyordu.
Susurluk'ta bir çanta
Susurluk kazasından ağır yaralı "kurtulan" Sedat Bucak meşum bir çantayı yargıya teslim etti. Kazanın üzerinden sekiz yıl geçtikten sonra. Komadayken çantayı kaza yerinden nasıl aldığı bir soru. Ama asıl mesele çantada olduğu iddia edilen üç şeyin orada olmaması:
1. Çatlı'nın Mirko Uzi marka silahı.
2. Mehmet Ağar imzalı Abdullah Çatlı'yı görevlendirme yazısı.
3. Özel timcilerin Ömer Lütfi Topal cinayetini kabul ettikleri bant kaydı.
Bunlar hakikaten o çantada mıydı? Çantada ise Sedat Bucak sekiz yıldır "devletin yüksek menfaatleri" sebebiyle sakladığı bu "malları" kendisi mi aldı? Almadıysa çantayı olay yerinden Bucak'a getirenler mi aldı?
Bunlar hiç konuşulmayacak. Çünkü maalesef Türkiye o sırada "konuşuyor" olacak. Vaktiyle "konuşturanlar" ve konuşturanlara emir verenler yine susacak.
Devletin kara deliği
Televizyonlarda mitoz bölünmeyle çoğalan "ilahi adalet" dizileri boşuna artmıyor. Çünkü Türkiye'de yeryüzü adaletinin kurulabileceğine ilişkin bütün olasılıklar tüketildi, tüketiliyor. Gündelik hayatta, bir barda bıçaklanarak öldürüleceğinizi, siz öldürüldükten sonra yerlerin temizlenip dansa devam edilebileceğini biliyorsunuz artık. Katillerin asla bulunamayacağını biliyoruz. Bir otoparkta böğrünüzde bir kurşunla kim vurduya gidebileceğinizi ve mafyalaşmış hayatın dehlizlerinde kaybedilebileceğinizi... Yargıtay başkanının Alaattin Çakıcı'nın arkadaşlarıyla "sosyalleşebildiğini" de biliyoruz.
Daha fenası büyük suçlar işlemiş insanlar sonu gelmeyen seri maceraları olan çizgi roman kahramanlarına dönüştürülüyor bu ülkede. Öyle ki Çakıcı yakalandığında "Helal olsun! Yine yakaladılar!" diyebiliyor. Teksas serisindeki profesörün "Hay bin kunduz!" diye komik tarafından sinirlenmesi gibi.
Devletin açıklanamayan, üzerine konuşulmayan bir kara deliği var. Bütün büyük suçlar orada gözden kayboluyor. Deliğin kapısında "Devletin Yüksek Menfaatleri" yazıyor.
Türkiye bu konuları konuşamadığı için bu kadar çok konuşuyor. Hayattan, gerçeklerden, yasaklardan bahsedemediği için Türkiye bu kadar çok "kendinden" bahsediyor: Donundan, bağırsağından, sevgilisinden, kocasının onu aldattığından...
Oysa konuşturanlar bir konuşturulsa... Uzun uzun... Çünkü doktor raporlarıyla, insan hakları ihlalleri raporlarıyla sabittir: Türkiye konuşturmasını iyi bilir. Konuşmasını da...
ecetem@hotmail.com
|
|
|


 | Çetin ALTAN | | Zar zar zır zır, zar zor, zor zar... ABD'de başkanlık seçimlerine 4 hafta kaldı. | |  | Melih AŞIK | | Gıdamız ne halde? "Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesi"... | |  | Fikret BİLA | | AB'nin ayıbı Avrupa Birliği'nin, KKTC'nin de katılacak olm... | |  | Hasan CEMAL | | Paris'te zaman! Güzel bir sonbahar günü Paris nelere esin kay... | |  | Güneri CIVAOĞLU | | Ece ve Melih Bodrum'da "pastırma yazı".. | |  | Can DÜNDAR | | Dönüyorlar Her yurtdışına çıkışta gördüğümüz bir gerçek ... | |  | Abbas GÜÇLÜ | | Başbakan Erdoğan, bu kez nal topluyor Medya kuruluşlarından önemli bir bölümünün de... | |  | Hasan PULUR | | Bu şiir Metin Altıok'undur... OKUR adamın açığını yakaladı mı fena çarpar, ... | |  | Derya SAZAK | | Duygu'nun savaşı Avrupa Kadın Lobisi, Türkiye'nin de dahil ola... | |  | Meral TAMER | | IMF heyetine sunulan TÜGİAD anketi Eylülün ikinci yarısını Türkiye'de geçiren IM... | |  | Ece TEMELKURAN | | Türkiye konuşturuyor! Zannımca, Ali Kırca'nın sunduğu "Siyaset Meyd... | |  | Tamer HEPER | | Eski kiracının önceliği var Bir okuyucum var, B. A. Kiradan yana dertli. ... | |  | Osman ULAGAY | | Dünya ekonomisi Çin'den sorulur Otomobil yarışçılığının zirvesi sayılan Formu... | |  | Güngör URAS | | Bodrum'da ormanı yaktılar ev yaptılar Bodrum şehrinin hemen arkasındaki tepelerdeki... | |  | Serpil YILMAZ | | Müsteşarlık gemi zabitine noktayı koydu Denizcilik Müsteşarlığı, Deniz Ulaştırma Gene... | |
|
|