|
"Ramazan geldi hoş geldi, baklava tepsisi boş geldi"
RAMAZAN'ın ilk günü... Vaktiyle dönemlerinin yaşlı yazarları, Ref'i Cevat Ulunay, Burhan Felek, Kadircan Kaflı "Eski Ramazanlar"ı yazarlardı Ramazan geldiğinde...
Atlı tramvaylar İstanbul'unun; iftarla birlikte şerefelerindeki yağ kandillerinin yandığı minareleriyle, kafesli evleri ve Ramazan davulcuları...
Direklerarası'nın iftarla sahur arasındaki hareketli yaşamını, onların kaleminden okurduk...
Anlattıkları Ramazanlar, II. Abdülhamit'le, V. Mehmet Reşat İstanbul'unun Ramazanlarıydı.
* * *
Mehmet Akif'in ünlü bir dörtlüğü vardır:
Geçmişten adam ibret alırmış,
ne masal şey.
Kaç yüz senelik kıssa, yarım
hisse mi verdi?
Tarihi tekerrür diye tarif
ediyorlar,
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü
ederdi?
Günümüzün müezzinleriyle, iftarla birlikte yanan minare şerefelerinin elektrikleri; tarihin pek de tekerrür etmediğini gösteriyor. Olsa olsa tek tekrarlanan şey, politikacıların klişeleşmiş basmakalıp sözleri ki; onlar da, özel konuşmalarda bir hayli değişmeye başlıyor.
* * *
İki şekerli çay tadında, "değişimler" üstüne kısa belgeseller yapılsa...
Örneğin "müezzinler"in son yüzyıldaki değişimleri konu alınsa...
Elektriğin olmadığı dönemlerde, ne şerefelerde hoparlörler var, ne de kasetlere alınmış ezanlar...
Gencecik müezzinler, günde beş vakit, minarelerin daracık merdivenlerini çıkıp inmek zorunda. İslamın görünmeyen birer tığ gibi atlet tenoru hepsi...
Günümüzün müezzinleri, sanırım ki, biraz daha kilolu; günde beş vakit minare merdivenlerini çıkıp inmek zorunda kalsalar; eskilerine oranla çok daha fazla yorulurlar...
* * *
Şerefelere tırmanmış, takkeli genç müezzinlerin hançerelerinden çıkan ezanla; sonuna kadar açılmış kasetçalarların, hoparlörlerden yansıttığı ezanlar arasında; Itri'nin ruhani bir ses dalgalanmasını netleştiren "ezan musikisi" açısından, dağlar kadar fark var.
Kaldı ki, hoparlörlü kasetçalar ezanı devreye girdiğinde; o upuzun minarelerin de işlevi noktalanmış olmada...
* * *
İslamla Hıristiyanlığı, biraz da bilek güreşi yapar gibi, karşılaştırmanın; "makro - ekonomik planda" renkli bir izdüşümü yok gibi...
Hıristiyanlığın yayıldığı Avrupa kıtası, küçük bir kara parçası; İslamın yayıldığı Asya kıtası, büyük bir kara parçası...
Avrupa kıtasında yaşayanlar; çok tanrılı eski Yunan ve Roma "akılcılığı" ile - bin yıllık bir küslükten sonra - yeniden barışınca; geçim kaynaklarını da akılcı bir yoldan genişletmek için, okyanuslara açılma zorunluluğunu duymuşlar...
* * *
Okyanuslarda patlayan dalgalar, Kilise egemenliğinin İncil yorumlarına, hiç mi hiç kulak asmamada...
Bilinmeyen ufuklara yelken açan küçücük teknelere; ne kadar su, ne kadar ekmek, ne kadar yedek yelken koyacaksın; kürekçilerin tuvalet gereksinmesi nasıl karşılanacak ve bilmediğin yerlere ne kadar zamanda gidebileceksin; hiçbiri yazılı değil bunların İncil'de...
* * *
Okyanuslarla 500 yılı aşkın bir boğuşmanın teknik birikimleri, küçücük Avrupa kıtasına da yansıyınca...
İslamla Hıristiyanlığı karşılaştırıp durmanın çok dışında; teknolojik birikimler açısından tüm "insanlığı" kapsayan evrensel bir değişim olayı bu...
* * *
Budist Japonya da, 300 yıllık bir gecikmeyle okyanuslara açılınca...
Sorun, aynı Tanrı'yı benimsemiş dinlerin; kendi peygamberlerine göre değişik "değerlendirmeler çatışması"nda değil; "yerçekimi yasası, basınç yasası, elektrik, elektronik yasaları" gibi, Doğa verilerini "mekan ve zamanı daha iyi değerlendirme" açısından, "insan yaşamını kolaylaştırma" alanındaki birikimlerdedir.
İnsanlar şu inançta veya bu inançta olsalar da; Edison'un ampule soktuğu elektrikten ortak yararlanırlar...
* * *
Laiklik kavramına gelince... Yoksullukla laikliği aynı kapta çalkalamak kolay değil...
Bir bakıma ölüm sonrasındaki mutluluk, bir umududur yoksulluğun. Yoksulluğu azaltmadan, laikliği benimsetmek ne kadar mümkün olabilir ki?
* * *
Zaman zaman yazı emekçileri, değişik kumaşları açmaya çalışırlar; bir gün belki terzilerin de işine yarar, diye...
Ne yapmalı ki, olduğundan daha fazla görünme sevdasına kapılmış, beceriksiz terziler; çapsızlıkları ortaya çıkmasın diye, kumaş açanlara kızarlar...
* * *
Bendenizin anımsadığım ilk Ramazanlar, 1930'ların kış Ramazanları... Sonra 36 yıl arayla yeniden gelen iki kış Ramazan'ı...
Şimdilerde yaza doğru ilerleyen Ramazan...
Ramazanlar aynı gibi görünse de; müezzinler de değişir, ezan sesleri de...
"Tek değişmeyen şey, değişimdir". Ülkeler de değişir, insanlar da...
Bir daha ki kış Ramazanlarında, bugünküler kimbilir ne kadar "geçmişte kalmış" görünecek...
Enseyi karartmayın...
c.altan@prizma.net.tr
|
|