|
 |
|
|
Tarihe 1000 Canlı Tanık
Asker misin, sivil misin?
"Babamın bana dediği o idi, ya ablanı okuldan alacağım ya sen askeri öğrenci olacaksın. İkisinden biri. Ne yapacaksın! Zaten de, aklımdan sivil öğrenci olmak da geçmezdi, geçemezdi. Ben de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'ne askeri öğrenci olarak başladım"
İÇİMİZDEN BİRİ ERDOĞAN ERBAĞI (87)
1930'da İzmir Foça'da doğar ve 1941'e kadar İzmir'de yaşar. Asker olan babasının tayinleri nedeniyle ilk gençlik yılları Balıkesir ve Sarıkamış'ta geçer. 1946'da İstanbul Haydarpaşa Lisesi'nden mezun olur. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü'ne askeri öğrenci olarak başlar. Okulu bitirince sivil hayata geçer. Ardından İngiltere ve Fransa'da eğitim görür. 1964'te Ereğli Demir Çelik'te çalışmaya başlar ve 1990'da emekliye ayrılır. 1954'te Ankara'da Necla hanım ile tanışıp evlenirler ve üç kızları olur. Türkiye Yelken Federasyonu Eğitim Kurulu Başkanı olan Erbağı'nın, yelken sporuyla ilgili üç kitabı var. Kendisiyle, kızı ve eşiyle birlikte yaşadığı Karadeniz Ereğlisi'ndeki evinde görüştük.
Çok yaramaz bir çocukmuşum... İzmir'de, Kemeraltı'nın biraz daha yukarısına doğru, Karanlık Sokak'ta oturuyorduk. Sıtkı diye bir arkadaşım vardı, babası ayakkabı tüccarıydı. Bahar'la Nilüfer diye kız arkadaşlarımız vardı, kız arkadaş deyince başka şey anlıyorlar şimdi. Öyle değil, hakiki arkadaş, dost. Bir de İsmail vardı, İsmail'in babası da buzcuydu, buz fabrikaları vardı. Böyle bir ortamdı, çocukluk ortamı. İşte oturup, hep birlikte, ben biraz el becerisi iyi olan bir çocuktum, giderdik, çıtalar yapardık. Sonra bakkaldan krapon kağıtları alırdık, uçurtma yapardık. Benim yaptığım uçurtmalar hakikaten güzel olurdu ama Kadifekale'ye gidip de uçurmama annem izin vermezdi. Hâlâ içimde ukdedir... Okula ilk Ankara'da başladım. Hatta ablam mektebe başladığı zaman, ben de gidicem diye tutturdum, beni almadılar, küçüküm, 4-5 yaşında mıydım neydim. Günlerce kapılarda yattım. Sonunda ertesi sene beni okula aldılar. Anafartalar Caddesi'ndeydi okul. Çantam tahtadandı. Tahta çantayla karda kaymak kolay oluyor. Okul da biraz böyle yokuştaydı. Ordan aşağı kayardım ama bir arkadaşımız kulakları çınlasın, o bir türlü kayamazdı, sebebi var, onun çantası deridendi. Deri çantayla kayarsan yırtılıyor, anası babası kızar diye kayamazdı, boyna söylenir dururdu. Tabii deri çanta kullanmanın fiyakası vardı. Yol boyunca, evlerden çocuklar geçecek diye kül dökerlerdi yola, biz o küllerin üzerinden yürür, kaymadan okulumuza giderdik. Daha sonra İzmir'deki Ülkü ilkmektebinde okudum. Ardından Tilkilik orta mektebinde başladım. Sonra Balıkesir'e gittik. Balıkesir'de orta ikiye başladım. Düşünün, bazen öyle oldu ki, bir tahsil senesi içinde, dört defa mektep değiştirmek zorunda kaldım. O zaman okul müdürü yoktu, başöğretmenler vardı. Hocalarımızla beraber ders yapardık, beraber top oynardık. Ne bileyim onlarla beraber büyüdük gibime gelirdi. İlkmektepte iken siyah önlük giyerdik. İlk mektepten sonra orta mektepte ise takım elbise giydik. Ancak bir de şapkamız vardı, üstünde de bozkurt vardı. Ben İzmir'den orta mektep çağındayken ayrıldım. O zamana kadar yelkencilik yaptım."
38'den beri yelkenci
"38'den beri yelkenciyiz dedik ya. O zamanlar böyle, optimist veya kadet veya lazer yoktu, 12 kadem ve 14 kadem dingi denen tekneler vardı. Bir de büyük ağabeylerimizin kendilerinin tekneleri vardı. Şimdi kayıkhanede beklerdik, mesela Saffet abi gelir, denize çıkıcak di mi, hemen koşup onun teknesine yardım edeceksin. Denize çıkmanın metodu, külotpantolonunu giyceksin, üstünde de işte, seni koruyacak cinsten, yağmurdan, serpintiden, bir yelek gibi bir şey giyeceksin, bitti, teçhizatın bu. Sanayide usta çırak ilişkisi vardır, ya. Bizim yelkencilikte de abi kardeş ilişkisi vardır. E beklersin şimdi, o da denizde işte bir-iki saat antrenmanını yapar, gelir, teknesini tutarsın, terlikle tekneye binilmez, terliğini ayağına korsun, tekneden dışarı adımını atar, terliğini giyerken, hadi sen de bir 15 dakika dolaş, üü, dünyalar bizim olurdu, 15 dakika da biz gezerdik... Sonra, babamın şark hizmeti çıktı, Sarıkamış'a verdiler babamı. Tabii o zamanın şartlarına göre, bir de hizmet erimiz vardı. Öyle ki terhis zamanı geldiği vakit, gitmemek için direnenler bile vardı. Eskiden makam arabası yoktu ki, komutanın atı vardı, atı getirip götüren bir de seyisi vardı. Seyis ısrarla gitmek istemiyor. Siirtliydi. Terhisi geldi, gitmiyor. Babam 'Niye gitmiyorsun oğlum bak, üç ay geçti' diyor, oğlan gitmiyor. Aynen şöyle söyledi, 'Ben şimdi buradan terhis oldum diye, kağıdımı alır köye dönersem, köyde önüme sekiz tane koyun, iki tane inek koyacaklar, sırtıma da bir kepenek, al bunları otlat diycekler, Allah'ın dağına gideceğim, kimsecikler yok. Bütün günüm ömrüm böyle geçecek, öyle mi devam edeyim, böyle mi devam edeyim, sen söyle' dedi babama. Ama babam gene onu ikna etti de gönderdiydi. Bu arada ben Erzurum Lisesi'nin orta sonuna, ablam da liseye başladık... Valla, şöyle söyleyeyim, yani Ege'nin veya batının samimiyetinin içinde, biraz şüpheli davranışlar olurdu ama doğuda, mesela Erzurum'daki arkadaşlarım, Kars'taki, Sarıkamış'taki arkadaşlarımla taş gibi bir birlik vardı. Mesela ben bir gün armut yiyordum, Fikret elimdeki armudu kaptığınlan kaçtı, ben de yerden taşı aldım, arkasından attım. Taşı atar atmaz döndü, 'Al lan' dedi, 'insan bir armut için arkadaşına taş atar mı, senin olsun' dedi, geri getirdi, o kadar utandım, o kadar mahçup oldum ki."
Hollanda peyniri
İkinci Cihan Harbi yıllarına denk gelir okul yıllarım. Çocuklar arasında harpten konuşulmasının bazı nedenleri vardı, açlık. Örneğin Hollanda'dan sarı peynir gelirdi, beş kiloluk tenekelerde. O tenekeyi açacaksınız, yalnız o açılır açılmaz hemen çürümeye başlıyor, toplanırdık başına, bölüştürerek açardık, parayla vermezlerdi... 1946'da Haydarpaşa Lisesi'ni bitirdim. O zamanlar zaten harp bitmişti. Ablam da edebiyat fakültesinde okuyordu. Ve o devirde üniversitede çocuk okutmak bayağı zor iş. E, babamın bana dediği o idi, ya ablanı okuldan alacağım ya sen askeri öğrenci olcaksın. İkisinden biri. Ne yapacaksın. Zaten aklımdan sivil öğrenci olmak da geçmezdi, geçemezdi. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'ne askeri öğrenci olarak başladım. Sonra askeri öğrenci olmaktan vazgeçtim, sivile geçtim. Mektep bittikten sonra iş aramaya başladık. Edward Robinson Squip İlaç Fabrikası'nda çalıştım. Ardından İngiltere'ye gittim. İngiltere'den Fransa'ya geçtim. Oradaki nükleer santralde stajımı tamamladım ve memlekete döndüm. Et Balık Kurumu o zaman yeni kuruluyordu, orada çalışmaya başladık. Kulakları çınlasın, Sabri diye bir arkadaşım vardı, Nafıa Vekaleti'nde (Bayındırlık Bakanlığı) de kız arkadaşları vardı. Akşam toplantı yapıyorlar, bana sen de gelsene dedi. Bir akşam ben de gittim, bu (eşi, Necla hanımı göstererek devam eder) hanımefendi de var, nafıa vekalet merkez ayniyat muhasibi. İyi bir mevki sahibi yani. Gölbaşı'na gezmelere gitmeler, bilmem neler filan. Ben bu arada evlenme teklif ettim, hanımefendi de kabul etti."
Eyvah Ereğlililer geldi
"7 bin 800 nüfusu olan bir ilçeydi. Nasıl söyleyeyim, sahili bile doğru dürüst bir sahil değil. Buraya demir çelik fabrikası kurulacağı zaman, dediler ki, işte Hilmi'yle ben, iki arkadaş, oraya gidin, araziyi, etüt edin. Arazide, radyasyon açısından ne gibi sakıncalar var bakın, baktık bir şey bulamadık. Ondan sonra, buraya fabrikanın kurulmasına izin verdiler. İlk kazık çakılırken buradaydım. İlk kazığın altına, o zamanlar bir lira değerliydi, bir lirayı kazığın altına koydum, şimdi çak dedim. Orda duruyor, 38 metre aşağıda duruyor, kafamı kızdırırlarsa, verin paramı diyebilirim... İkinci geldiğimde 33 bin nüfusu vardı. '64'te öyle ki, kahvelerde, sandalyeye oturmak ve masaya kafana koyup uyumak parayla. Çünkü otel yok. Ya kahvede oturacaksın, ya sokakta yatacaksın. Kahvede oturursan, adam seni yer işgal ettin diye, bedava oturtmuyor, her yarım saatte bir geliyo, 50 kuruş istiyor. 6 lirayı peşin verirsin 'Rahatsız etme lan beni' dersin, vurur kafayı uyursun, öyle idi... Evi buraya taşımam gerekti, çoluğu çocuğu alıp buraya geleceğim. Şu üst yolda, bir iğneci Ahmet'in evini buldum, adam 'Üstte ben oturuyorum' dedi. Biz de altta ahırda oturduk bir müddet. Sonra lojmana gittik. Erdemir'de başlangıçta teknik satın alma konusunda bir müddet çalıştım. Bu arada, fabrikayı da yakından tanıdım, fabrikada bir havayı parçalayan bir ünite var. Kendime göre, uygun bir yer orasını buldum. Dedim ki, ben yardımcı işletmelere geçeceğim. Oksijen santralına geçeceğim, oraya geçtim. 1990'da emekli oldum. Bu arada Erdemir Su Sporları diye bir kulüp kurduk. Ereğli yelkencilik yeni de, fabrikanın içinde bir gölet vardı, tesisimizi oraya kurduk. Sonra o hale geldi ki kulüp, yelken yarışlarına gittiğimiz zaman, eyvah Ereğlililer geldi, hiçbir ödül bırakmazlar, hepsini alır giderler şekline dönüştü. Şimdi Yelken Federasyonu Eğitim Kurulu başkanıyım. Uluslararası yat yarışlarına mutlaka gitmem lazım. Tek yarışım kaldı, o da uluslararası yat yarışı, Bodrum'da, ona gideceğim, sonra bir daha hiçbir yarışa gitmeyeceğim, artık kendimi emekli edeceğim."
Bu görüşme Karadeniz Ereğlisi TED Koleji katkılarıyla gerçekleştirilmiştir.
"Yavere de yer lazım"
"Babam emekli olana kadar hiç sivil elbise giymedi, hiç. Şöyle söyleyeyim, beraber yolda yürürsek şayet, onun solundan yarım adım gerisinden yürürdüm. Çünkü öbür taraftan da yaveri yürüyecek, yavere de bir yer lazım. Babamla yan yana yürüdüğümüzü pek kolay kolay hatırlamıyorum. Ama babam beni sevmez miydi, ben babamı sevmez miydim, ayrı, ama kural bu, ne yapacaksın. Allah rahmet eylesin, derdi ki 'Ulan Erdoğan, acık büyü, adam ol da, senle birer sivil elbise alalım, Beyoğlu'na çıkalım, çapkınlık yapalım'. Bir türlü gerçekleştiremedik. Ha, şöyle, onun isteğinden ziyade maddi mesele... Okuldan çıkıp yanına gider gitmez, sadece yüzüme bakar, 'Hoş geldin oğlum, asker misin, sivil misin?' derdi. Şimdi eğer sivilim dersen, katiyen kışlaya sokmaz, bir sivil insan, askerle ne kadar ilişkisi varsa, o kadar ilişkisi olur, baba-oğul ilişkisi sadece evde olurdu. Ama eğer askerim dersen, bu sefer de yandın. Asker elbiseni giymeye devam edeceksin. Sabah erkenden işbaşı yapacaksın, ne iş verdilerse kışlada onu yapacaksın veya kendine bir iş bulacaksın. Ben çoğu zaman asker olmayı tercih ederdim çünkü asker olursan o zaman, Fransız otomotor bisikletleri vardı, bisikletin birini al, ben bisiklet eğitimine gidiyorum de çavuşa, bin, bisikletle istediğin yere git gibi imkanlar vardı. Veya ben tavşan vurmaya gidiyorum de, al silahını, git ağaçlıkta, kuş mu vuracaksın, tavşan mı vuracaksın ne yapacaksan yap, idi."
Kaynak kişi önerilerinizi ve maddi desteklerinizi bekliyoruz.
Telefon: (0212) 327 86 58
Faks: (0212) 227 37 32
e-posta:tbct@tarihvakfi.org.tr
Proje danışmanları: Doç. Dr. Aynur İlyasoğlu, Doç. Dr. Esra Danacıoğlu
Görüşmeyi gerçekleştiren: Gülay Kayacan
Görüntü kaydı : Tamer Üstel
Deşifre / redaksiyon: Sevil Üzrek
Yayına hazırlayan: Tuba Çameli
Gelecek hafta: Hüseyin Hüsnü Tekışık, eğitimcilik yıllarını anlatıyor…
|
|
|

|