Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 03 Kasım 2004 / Çarşamba  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Business      Otomobil      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik
Çık bakiyim televizyonun arkasından

Televizyon izlediğimiz için mi kitap okumuyoruz. Hadi canım!


Vah vah! Türkiye'de yılda altı kişiye bir kitap düşüyormuş. Nasıl olur da bir Japon yılda 25, İsveçli 10, Fransız 7 kitap okurken, Türkiye'de her altı kişiden beşi koca yılı bir kitap bile okumadan geçirebiliyormuş?
Nasıl nasıl?
Televizyon izlemede dünya ikincisi olan Türkiye, kitap meselesinde nasıl bu kadar gerilerde olabiliyormuş?
Nasıl nasıl?
Şöyle şöyle: Miymiş?
Türkiye'de haftada kişi başına düşen dizi sayısı kaçsa kaçtır, bilmiyorum tabii ama kendi takip ettiklerimi saydım tek tek / damladı göz yaşlarım tek tek: On dört!
"Semranım" var bir de; her sabah önce Aydın'da, sonra Ebru Akel'de itinayla takip ettiğim.
Günde neredeyse altı saatini TV karşısında geçiren biri olarak ve hazır hatırlamışken şu reklam sloganını bizzat da kullanmak istediğim için şöyle demek isterim:
Şişşt, numara yapma!
Televizyonun arkasına saklanma.

Eğitim şart! Ama böyle eğitme beni, kaçırırsın geri geri
Türkiye'de insanlar kitap okumuyorlar çünkü kitap okumanın eğlenceli bir şey olduğunu bilmiyorlar. Her hafta
bir sonraki haftayı iple çekerek bekliyorlar "Bir İstanbul Masalı"nı ama bu bir haftada en az üç beyaz dizi okuyup,
o diziden aldıkları lezzetin en az üç katını alabileceklerini bilmiyorlar.
Şimdi siz diyeceksiniz ki beyaz dizi kitap mı?
Hah tam da bu işte. Kitap tabii.
Beyaz dizi kesmediyse; mesela "Kurtlar Vadisi" izleyenler Mario Puzo'nun "Baba"sını da severler herhalde. Ya da Nedim Şener'in tüm kitaplarını; diyelim "Kod Adı: Atilla"sını. Üstelik Şener'in kitapları gerçekimsi değil, belgeleriyle falan gerçeğin ta kendisi.
Ama kitap denince, sorun bakın insanlara, herkesin aklına, anlaşılmaz birtakım kelimelerin arka arkaya dizildiği bir manasızlık çukuru geliyor. En anlaşılanı parmağını yüzümüze yüzümüze sallayıp bizi dünyanın en itici yöntemiyle eğitmeye gayret ediyor.
Eğitim şart! Fakat böyle eğitme beni, kaçırırsın geri geri...

Benim bittiğim an bu andır Birol abi. Bitirdin beni Birol abi!
Şimdi Türkiye'de kitapların başına musallat olan bu dert televizyon dizilerine de sirayet etti. "Kitap dediğin böyle olur, şöyle olur, o kitaptır, şu sadece çöptür, edebi olmayan edepsizdir" diye diye, bize öyle her kitapla toplum içine çıkamayacağımızı; elimizde taşıdığımız, kumsalda okuduğumuz kitabın illa ki "Top 10" listesine (Bu arada dünyanın neresinde Orhan Pamuk gibi bir edebi romancı bestseller olur, sorarım size) girmiş bir kitap olması gerektiğini belletenler ve aslında kitap okumamamızdan en az televizyon kadar sorumlu olanlar bir süredir dizilere de çengel attılar.
Dizilerde bir sosyal içerik, kamusal yarar, mesaj kaygısı bulunması arzusu gırla gidiyor...
Ki var ya; yoz olsun, benim olsun -bu ne be?
Bu "madem izleniyorsunuz, hadi biraz da toplumu eğitin"in bence miladı "Çocuklar Duymasın"ın bir bölümünde ailece televizyonu kapatıp okuma saati yapmalarıdır. Benim bittiğim an o andır Birol Güven abi. Televizyonun üstüne kusmak istediğim an, işte o andır. Bitirdin beni Birol abi.
Sonra zaten diğer dizilerde de devamı geldi. Yok efendim çocuk esirgeme kurumuna gitmeler, koruyucu ailelik yapmalar, fakirler için parasız dershane kurmalar, bir komünistle iş adamını yan yana getirip tatlı tatlı konuşturmalar...
Yakındır, şu mesaj kaygısı yüzünden diziler de izlenmez olacak. Televizyonda izlenebilir tek şey kalacak: "Semranım".

O ha falan oldum ben bu tespite...
Geçenlerde Almanya'dan gelen bir arkadaş -ki kendisi işi gereği Almanya'da da Türk basınını ve televizyon kanallarını, ve iş dışında da herhalde keyif aldığı için olsa gerek Türk dizilerini falan izliyor- dedi ki: "Türkiye'de herkes TV gibi konuşmaya başlamış."
- Baababababaaa, o ha falan oldum yani bu tespite lan Jale... Nasıl yani TV gibi?


Kitap kurdu mu? Ben mi? Hadi canım...

Bu ay Trendsetter dergisinde Kitap Kurdu bölümünde ben varım. Vallahi. Şaka gibi.
Habere de yazmışlar zaten, "Yanlış adrestesiniz" dediğimi. Yine de cevap vermeye gayret ettim. Şunu bunu severim diye. Yalnız Türkün aklı sonradan ya... Emmanuele Bernheim'ı söylemeyi unutmuşum, üzüldüm hakikaten. Söyleyeyim:
"O'nun Karısı", "Sustalı" ve "Cuma Akşamı" yayımlandı Türkçede; kitaplarını bilmiyorsanız da şu "Swimming Pool / Havuz" filmini hatırlarsınız belki, onun senaristi. Söyledim işte.
Ha bir de... Hazır kitap mitap derken... Siz gerçi herhalde biliyorsunuzdur, zira orada burada yazılmış, çizilmiş, röportajları yayımlanmış. Ama benim dünyadan haberim yok, Semra'yla karşılaşmasam bu kitaptan da haberim olmayacaktı. Sadede geliyorum:
Semra Kardeşoğlu'nun kitabı çıkmış efendim: "Metroseksüel Erkekler". Ben onu okuyorum şimdi. Çok eğlenceli.

Havuza girmek zenginlerin hakkı

Mesaj kaygısında "Haziran Gecesi" açık ara önde. Mesela Özcan Deniz ıstakoz yerken, aniden gözünün önüne o gecekondu mahallesindeki aç çocuk geliyor. Sonra, ne bileyim, bir bölümde de "Bir işadamı, bir politikacı, bir asker, bir komünist..." ne güzel oturuyorlar demokratik demokratik. Yuh be!
Fakat gülerken koltuktan düştüğüm an şu andır: Hizmetçi kız, şoförün komünist yeğenine havuz kenarında oturmamasını söyler. Komünist kız da hizmetçiye "Niye? Sadece zenginlerin hakkı mı burada oturmak, bu havuza girmek" diye cevap verir.
Bu konuşmanın ardından hizmetçi kızı gizli gizli elini havuza sokarken görürüz. Kızcağız aniden "bilinçlenmiştir". Sonra havuza düşer. Çırpınır falan, nasıl rezillik!
Verilmek istenen değilse de alınan mesaj şöyle bir şeydir: Evet, havuza girmek sadece zenginlerin hakkıdır!
Bu arada diziyi cebren izlettiğim bir arkadaş Özcan Deniz için "Abi adam dizilerde olmak istediği adam oluyor, yaşamak istediği hayatı yaşıyor, bir de üstüne para alıyor. Onun para vermesi gerekmez mi?" dedi.
Yiğit Karaahmet sormuş Aktüel'deki röportajında bu soruyu, elbette daha edepli bir şekilde. Özcan Deniz de cevap vermiş: "Hiç öyle düşünmedim."

tubakyol@yahoo.com



CUMARTESİ
"Takılarımı Nicole Kidman'ın üzerinde görmeyi çok isterim"
"Düşük bel birkaç mevsim daha sürecek"
"4 saatin altına ineceğim"
"Bidoncu diye alay ediyorlar"
İngilizlerin gözü onda
Altı 'süper' kahraman altı yeni oyuncu
Bir alışveriş, bir "şiş"
Kıştan bir hafta daha çalacağız
ALTI NOKTA KÖRLER VAKFI
Sınırlar
Takıp takıştırmadan sokağa çıkmayın...





DONATELLA PİATTİ
Sarıkız'ın Anıları
Tuba Akyol
İlhan Uçkan

© 2004 Milliyet