|
"Tatavalar"ı ırgalamak, toz mu etmeli insanı?
ISSIZ, sessiz, kimsesiz, masmavi Ekincik Koyu... Bilinmeyen bir uzay denizi gibi, enginlerde kaybolup gidiyor bomboş Akdeniz...
Genç bir karı - koca olan, Yusuf'la Belma'nın; yıllardır birlikte düzenleyip işlettikleri, plajlı Likya Bahçe Lokantası... Tekneyle gelen turistlerin bayım bayım bayıldıkları, plajlı, doğal lokanta...
Lokantanın, mevsimi noktaladığı son günü. Yusuf'la Belma, masalarla sandalyeleri kaldırıyorlar teker teker...
Bahçe, hiç el değmemiş gibi görünen doğal bir şiir ortamı; dağınık palmiyeler, son birkaç burun kanı kırmızısındaki çiçeğiyle, geçmiş yaza bir veda selamı gönderen öbek öbek zakkumlar; ağaçların dibinde yerden fışkırmış, hardallı sarı renkleriyle bir çeşit değişik papatya azmanları... Ve kızarmış yapraklarıyla sarmaşıkların, salkım saçak üstünde yayılıp gittiği çardaklar...
Bir de kiremit rengine boyanmış oluklu sactan damıyla, bahçe ortamına uygun bir amerikanbar...
* * *
Köyceğiz ve çevresi; sen ne kadarını görebiliyorsan, sana o kadar görünen çok ayrı bir dünya...
O dünyanın derinliklerinde, neredeyse 3 bin yıl gerilere uzanan Karya, Kaunos ve Heredot'un anlattığı bambaşka mucizeli alemler...
Kızım Zeynep Bakan da, nihayet Köyceğiz'e geldiği için; ıssız ve sessiz Ekincik Koyu plajlarıyla Likya Lokantası'ndan; eski Olemp'in, bugünkü Ölemez Dağı'nın, binlerce yıl önceki yaşamından günümüze kalmış görkemli galeksisine doğru vuruyoruz...
* * *
Her biri neredeyse yarım tonluk taşların yan yana konmasından oluşmuş, merdiven merdiven, yarım daire biçimindeki 5 bin kişilik açık hava tiyatrosu...
Gönlüm isterdi o tiyatroda Sofokles'in "Kral Odipus"unu; bizdeki ilk tiyatro piyesi "Şair Evlenmesi"ni, 1865'te yazmış olan Şinasi'yle izlemeyi...
* * *
Ölemez Dağı uzantısındaki tepelerin yamaçlarını kaplayan çam ormanları ve dik yokuşlarla inişli çıkışlı asfalt bir otoban...
Otobanda, 20'yi aşkın bisikletli bir turist kafilesi... Kan ter içinde pedal basıyorlar...
Kafilenin içinde yaşlıca bir karı koca... Asfalt yokuş dik mi dik... Bisikletin üstündeki şişmanca hanım, iyice yorulmuş gibi... Yanındaki kocası kendi bisikletinin üstünden uzatmış kolunu, karısını belinden itmeye çalışarak ona destek veriyor.
Solmaz:
- İşte gerçek bir aşk, dedi.
Dik bir yokuşu bisikletle çıkmaya uğraşan yaşlı bir karı - koca ve erkek kolunu uzatmış karısının beline, destek veriyor...
* * *
Medyada Kara Kartal'ın Bilbao'ya karşı zaferi; Arafat'ın son saatleri; içerideki gizli çetelere kimlerin yardım ettiği...
Sonra da, Verlaine'e "Sonbahar kemanlarının uzun hıçkırıkları" olarak sese dönüşmüş görünen; sonbahar ağaçlarının sarı ağırlıklı rengarenk yaprakları...
Çitlenbikler, kavaklar, çınarlar ve inadına yeşil narenciye bahçeleri...
* * *
NTV'deki programında, "onlar - biz" ayrımını, "makro - ekonomik" bir tabloda, yumuşak sesiyle yüreklice karşılaştırıp somutlaştıran Güngör Uras:
- Ege semalarında, diyor, uçakların tehlikeli oyunları sürse de; Güney Kıbrıs'taki yaşam düzeyiyle, Kuzey'deki düzey arasındaki fark ortada... Bizde üretim yok çünkü...
Neden acaba diplomatlarla, militerler hiç değinmezler "yaşam kalitesi" açısından ekonomik kıyaslamalara...
Sanki bizdeki halk yığınları, "Türk'e Türk propagandası"yla uyutulan gizli bir iç sömürge halkı ve maliyeti ucuz bir insan deposuymuş gibi...
Böyle bir kuşkuya gerek yok tabii; mademki egemenlik kayıtsız şartsız ulusun... Her ne kadar, hayatında bir kez olsun tiyatroya gitmemişler, çoğunluktaysalar da politikacılar arasında...
* * *
Hem canım, tiyatro çok mu önemli yani; vatanı, milletiyle devletin bölünmez bütünlüğü yanında... Bize ne Kaunos'un 5 bin kişilik açık hava tiyatrosundan, bize ne Sofokles'ten... "Türk'ün güneşleriyle dünya ufku ağardı, Türk olmasa tarihe yazılacak ne vardı?"
* * *
Güneş battıktan sonra, çam ormanları arasındaki tepelerden Köyceğiz'e inerken; Köyceğiz Gölü de, sakin, sessiz, kimsesiz bir mavilikte...
Yahya Kemal'in mısraları dökülüyor ağzımdan:
Bir hayale dalınır zevk alınır;
Belki hala o besteler çalınır,
Gemiler geçmeyen bir ummanda...
* * *
Aman sakın tatavaları ırgalamayın kuzum; ne olur ne olmaz...
Tatava tatavadır, tatava prim yapar;
Tatavaya boş verme, sonra seni kurt kapar.
c.altan@prizma.net.tr
|
|