|
 |
|
|
Şahane düğün
O akşam Paris sokaklarında bir yosma elinde şemsiyesi iki adım yürüyüp durarak turist kılıklı erkeklere göz kırpıyor:
- Gelsene sevgilim, diyordu.
Erkeklerden biri geldi. Hemen oracıktaki bir otele girdiler. Öpüştüler, seviştiler sonra erkek parayı verdi çıktı.
***
O akşam bir genç kadın, bir gazinoda sevdiği adamla içki içiyordu.
Erkek:
- Sen beni sevmiyorsun, diyordu.
Kadın sevdiğini ispat etmeye çalışan bakışlarla bakıyor; fakat susuyordu. Arkasından buğu buğu vaat, buğu buğu dişilik kokan bir sesle soruyordu:
- Peki sen beni seviyor musun?
Erkek bütün ruhunu dudaklarında toplamaya çalışarak:
- Seviyorum, diyordu.
Müzik kalipsolar çalıyordu. Kadınla erkek birbirlerine karışarak dans ediyorlardı. Sonra yine içki içiyorlar, sonra yine dans ediyorlardı. Bir saatten sonra dönen başlarıyla evlerine gidecekler, sabaha kadar sevişeceklerdi.
***
O akşam Fatma Hanım kocasına sevdiği yemekleri yapmıştı. Kapı çalındı. Fatma Hanım:
- A bey nerde kaldın? Dedi.
Bey dairede gecikmişti. Müdür kendisinden memnundu. Onun için bütün işi ona yüklüyordu.
Fatma Hanım sofrayı kurdu. Bey iki kadeh parlattı. Kendisinin ne adam olduğunu anlattı.
Çocuklara:
- Haydi artık yatın, dediler.
Fatma Hanım geceliğini giydi, bey pijamasını. Onlar da yattılar. Fatma Hanım memnundu, bey de memnundu.
***
O akşam bir adam telefonda bir kadına:
- Beni istemiyor musun, diyordu.
Kadın nazlanıyordu:
- Yorgunum, diyordu.
Erkek ısrar ediyordu:
- Demek istemiyorsun beni?
Kadın erkeği kırmaktan korkuyordu:
- Ama yalnız beş dakika oturacaksın.
Erkek razı göründü. Kadının yanına gitti. Daha kapıdan girerken bir aşk tayfununun içine düştüler, döndüler, döndüler, döndüler. Beş dakika beş saat oldu. Kırmızı kırmızı ışıklar girdi pencereden. Gece yorulup bitmiş, onlar yorulmuşlar fakat bitmemişlerdi.
***
O akşam Hafız efendiler, evlatları Rukiye'yi evlendirmişlerdi. Eşi dostu çağırmışlar, radyo çalmışlardı. Güvey kırmızı kravatı, lacivert elbisesi, fazla çıkmış ipek mendiliyle süklüm püklüm oturuyordu. Hafız Efendi öğütler veriyordu:
- Hayatta birbirinizi kırmayın, mesut olun, bir yastıkta kocayın.
Nihayet Rukiye ile güvey büyüklerin ellerini öptüler, damadın annesinin evine gittiler. Rukiye'nin hayalleri daha bir başka türlüydü ama ne yapsın kısmeti bu olmuştu. Yaşlı hanımlar Rukiye'ye ne yapması gerektiğini öğretmişlerdi. Rukiye onlara uymaya çalıştı. Sabaha karşı da nedense azıcık ağladı. Güvey gururlu gururlu ona bakıyor:
- Ağlama ağlama, diyordu.
***
O akşam İspanya prensi de, Yunan prensesini öpüyordu. Bütün gün papazlar dua okumuşlar, genç kızlar ilahiler söylemişlerdi. Prenses başına, anasının da evlenirken giymiş olduğu, pırlantalarla süslü bir taç giymişti. Gelinliğinin altı metre uzunluğundaki tül kuyruğunu adım adım yürüyen nedimeler taşıyordu. Prens, üniforması içindeydi. Kol kola kılıçların altından geçmişlerdi. Üzerlerine beyaz kırmızı karanfiller yağmıştı. Çanlar çalıyor, toplar atılıyor, asiller en asil tebessümleriyle bu mutlu günü kutluyorlardı.
Prens, prensesi romantizmden ihtirasa doğru kayan uzun bir öpüşle öpüyordu.
***
Turist kılıklı erkek Paris'teki yosmayı öpüyordu.
Sarhoş erkek sarhoş kadını öpüyordu.
Fatma Hanım kocasını öpüyordu.
Güvey Rukiye'yi öpüyordu.
***
Prensler, prensesler, evlatlıklar, fakirler, zamparalar, aşıklar ve yosmalar bir an için aynı çizgide bulunuyorlardı.
———————
Not: 19 yıl önce yazılmış bir yazı... "Güneş"ten...
c.altan@prizma.net.tr
|
|
|

|