|
Savaş yapanlar, barış da yapar!
Ramallah'taki karargahında, avuç içi kadar odasında Yaser Arafat, geçen yıl haziran ayındaki mülakatımızda "En çok barışı özledim" demişti.
Barışı göremeden öldü Arafat.
Hazin ama gerçek.
Başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletini de göremedi Arafat. Bunu da kendinden sonrakilere bıraktı.
Yarım kalan misyon, Arafat'ın eksi hanesine yazılabilir. Siyasal kararlılık ve cesaret açısından gerekli devlet adamlığını - 2000 yılı Camp David zirvesinde - gösteremediği, böylece tarihi bir fırsatı kaçırdığı da söylenebilir.
Tabii bu tartışılabilir de.
Bu konuda elbet İsrail tarafına, özellikle İsrail sağına yöneltilmesi gereken haklı eleştiriler de vardır.
Ama belirtmek gerekiyor:
Barış adına 2000 yılında kaçırılan ciddi fırsat da, Arafat'ın tarih sayfalarına büyük harflerle yazılmasını engellemez. Çünkü Filistin halkının tarih sahnesine çıkması, Filistin davasının insanlığa mal olması ve Filistin ulusal bilincinin oluşması, bütün bunlar Arafat'ın tam kırk yıllık mücadelesi sayesinde gerçekleşti.
Yoksa İsrail devletinin kuruluşu ve işgali ile paramparça olan, tespih taneleri gibi Arap dünyasına dağılan Filistinliler tükenişin eşiğine gelmişlerdi.
Yaser Arafat'ın bir elinde zeytin dalı, öbür elinde silahla bir ömür boyu vermiş olduğu ulusal kurtuluş mücadelesi kurtardı Filistin varlığını.
Arafat, öylesine bir kader birliği yarattı ki, onun etrafında kenetlenen Filistinliler tarih sahnesinde biz de varız demeyi sürdürdüler.
Evet, Filistin davası buraya kadar bir elde silah, bir elde zeytin dalıyla geldi ama bundan sonra artık silahla gidilebilecek yer olduğunu sanmıyorum. Hem Filistin hem İsrail için geçerli bu gerçek.
Ama öncelik açısından şimdi sıranın Filistin'de olduğu söylenebilir.
Arafat'ın ölümüyle iki aylık bir geçiş süreci yaşanmaya başladı Filistin tarafında. Bu geçişin kazasız belasız yapılması şart.
Bu dönemin sonunda, 2005 yılı ocak ayının ilk yarısında anayasa uyarınca, Filistin'de on küsur yıldır yapılmayan başkanlık seçimlerinin yapılması gerekiyor.
Bu gerçekten bir dönüm noktası.
Filistin halkı eğer kendi özgür iradesiyle seçim sandığından Arafat'ın halefini, yeni önderini çıkarabilirse... Halk nezdinde desteğe ve meşruiyete sahip yeni Filistin Başkanı, şiddeti reddettiğini ve barışa hazır olduğunu açıklarsa...
Ve yeni Bush yönetimi ile Avrupa, da Şaron'a bastırabilirse...
Gazze'yle Batı Şeria'nın kuzeyinden tek taraflı çekilme planını İsrail Parlamentosu'ndan, partisi Likud'daki büyük muhalefete rağmen geçirebilen Başbakan Şaron da, eli mahkum kalarak, masaya oturmaya razı olursa...
Bütün bunlar 2005'te gerçekleşirse, bir fırsat penceresi açılır ve Ortadoğu'da tüm sorunların anası sayılan Filistin sorunu çözüm rayına oturabilir.
Hiç kuşkum yok, bu yol gün gelecek çaresiz açılacak. Kudüs'ü başkent olarak paylaşan iki bağımsız devlet, Filistin ile İsrail sonunda kaçınılmaz olarak yan yana, barış içinde yaşamaya başlayacaklar.
Anımsıyorum o sözü.
Kudüs'te geçen yaz duymuştum:
"Savaştan yorgun düşenler, bir gün bir bakarsınız barış yapmışlar."
Neden olmasın?..
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|