|
Abartmak
5 Eylül 1938 Dolmabahçe Sarayı'nın 71 sayılı odası... Odanın ortasında, duvara dayalı ceviz oymalı bir karyola.
Mermer masadaki küllükte "K.A." markalı ucu yaldızlı sigara...
Atatürk, işte bu ortamda ve o tarihte vasiyetnamesini yazdı.
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak'a, şöyle dedi: "Vasiyetname meselesi... O işi bitirmeliyiz. Karnımdan su alınacaktır, ne olur ne olmaz. Bağırsaklardan biri delinebilir, başka bir arıza olabilir, ihtiyatlı olalım."
Vasiyetini el yazısıyla yazdı. Başucundaki komodinin çekmecesine yerleştirdi.
Ata'nın vasiyetnamesi
Daha 1933 yılında bir özel yasayla mirasta "mahfuz hisse" kuralının dışına çıkarılmıştı. Vasiyetnamesi şöyleydi:
Orman, Tekir, Şövalye, Filoğlu, Karabasamak, Baltacı ve Millet çiftliklerini ve portakal bahçesini Hazine'ye bağışladı.
Ayrıca kurucusu olduğu CHP'ye de, bütün nakit varlığı ve hisse senetleriyle, Çankaya'daki taşınmazını şartlı olarak bırakıyordu.
1- Nakit ve hisse senetlerini İş Bankası yönetecekti.
2- Bu nemadan yaşadıkları müddetçe her ay kızları Makbule'ye 1000, Afet'e 800, Sabiha Gökçen'e 600, Ülkü'ye 200, Rukiye ve Nebile'ye 100'er lira verilecekti.
3- Sabiha Gökçen'e ev alabileceği makul para da ayrılacaktı.
4- Makbule, Çankaya'da oturduğu evde - sadece yaşadığı sürece - kalmayı sürdürecekti.
5- İsmet İnönü'nün çocuklarına üniversite eğitimlerini yapmaları için gereken maddi yardım yapılacaktı.
6- Nemadan her yıl kalan miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil kurumlarına tahsis edilecekti...
Dikkat ediniz. Yurtdışında bir tek kuruşu yoktu. Servetinin neredeyse tamamını, devletine ve kamu kurumlarına bırakıyor. Kızlarına ve İnönü'nün çocuklarına - sadece - küçük katkılarda bulunuyordu.
Arafat'ın milyarları
Bunu, onun ölüm yıldönümü olan 10 Kasım'da yansıtmanın öncesinde bir amacım daha var.
İsviçre bankalarında milyarlarca doları çıkan ve Paris'te yaşayan eşine, astronomik miras bırakan Yaser Arafat'ın ölümü bağlamında yapılan "Atatürk benzetmelerini," önce "etik" açıdan çürütmek istedim.
Gerçekten...
Artık Arafat'a övgülerde abartılar, "sınır tanımaz" hale gelmekte.
Örneğin... Ciddiye alınması gereken bir kanalda bir gazeteci "Yaser Arafat'la Atatürk'ü aynı ortak paydaya" koydu.
"İkisinin de hiç olmayan bir devleti yarattıklarını" iddia edecek kadar ileriye gitti.
Onun söylemi kadar, söyleşiyi idare eden arkadaşımızın da bu saptırma karşısında sessiz kalışı üzücüydü.
"Etik" ötesindeki diğer boyutlarda da ikisi arasında paralel kurmak zırvadır.
Hangi benzerlik
Atatürk, elbette Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusudur. En zor ve en umutsuz koşullarda bu "tarihi başyapıtı" oluşturmuştur. Türkiye, dünyanın tanıdığı bağımsız ve özgür bir devletti.
Sınırları belliydi.
Yaser Arafat'ın Filistin'i ise sınırları, toprağı belirli, bağımsız ve özgür bir devlet midir?
Hayır.
Sınırları içinde egemen midir?
Hayır... Tam tersine kendine ait olduğunu iddia ettiği topraklar işgal altındadır.
Atatürk, yaşamı boyunca hep özgür kalmıştır. Arafat'ın, bırakın ülkesini, kendisi bile bunca yıllık mücadeleden sonra özgür değildi. Ramallah'taki yarı yıkık karargahında uzun süredir İsrail tanklarının kuşatması altında "tutsaklık" yaşıyordu.
Atatürk, 2 yıl içinde özgür ve bağımsız bir devlet yarattı. Yaser Arafat 1958'den bu yana 46 yıldır Filistin kurtuluş hareketinin başında ve hiçbir sonuç alamadı. Onun 50 yıllık başarısızlık öyküsünü, Atatürk'ün 2 yılda eriştiği şerefli zaferle mukayese etmek çok yanlış.
Atatürk, zaferi, dünyanın güçlü ülkelerine karşı kazandı.
Arafat, 4 milyonluk İsrail'e, ulusunu kabul ettiremedi.
Aralarındaki "kültür, devrimler, demokrasi uçurumlarına değinmedim bile..." Arafat, Filistinli olmak bilincini ateşleyen, o meşaleyi taşıyan bir liderdi. Ama meşaleyi hedefe eriştiremedi. O, olsa olsa Atatürk'e özenmiştir.
g.civaoglu@milliyet.com.tr
|
|