|
 |
|
|
Arafat gitti, dava bitti mi?
Eski ABD Başkanı Bill Clinton, Davos'ta katıldığı bir sohbet toplantısında, siyasi yaşamındaki en büyük düş kırıklığının Yaser Arafat yüzünden yaşandığını söylemişti.
1992 yılının eylül ayında İsrail Başkanı İzak Rabin'le Beyaz Saray'ın bahçesinde el sıkışan ve Oslo Anlaşması'nı kabul eden Arafat'ın 2000 yılında Clinton'un çabası ile kotarılan barış planını son anda reddetmesi, eski ABD Başkanı'na unutamadığı bir şok yaşatmıştı.
Arafat'ın, taleplerinin % 99'unu karşılayan bu planı neden reddettiğini hâlâ anlayamadığını da itiraf ediyordu eski ABD Başkanı.
EFSANE LİDER
Yaser Arafat'ın inanılmaz olaylarla dolu yaşamöyküsünü bütünüyle algılamadan Başkan Clinton'un çözemediği bilmeceyi çözmek olanaksız. Yaser Arafat, belki de ancak Ortadoğu'da yaşanabilecek müthiş bir serüvenin efsanevi kahramanı değil de, devlet adamlığının bilinen standartlarına uyan bir lider olsaydı, Clinton'un kotarmaya çalıştığı barış planını kabul eder ve gelişmelerin seyrini değiştirebilirdi. Bu spekülasyonu daha da geliştirmek ve 11 Eylül saldırısı ile irtibatlandırmak bile mümkün. Arafat, Clinton planının kabul edip bölgede barışa giden yolu açabilseydi belki de çok farklı bir olaylar dizisi yaşanacak ve 11 Eylül saldırısı da gerçekleşmeyecekti. Bu ise ABD'nin saldırgan siyasetinin gündeme gelmesini geciktirebilecekti.
Ne var ki Arafat, Clinton'un büyük umut bağladığı ve başkanlığını taçlandırmak için kotarmaya çalıştığı barış planını kabul etsiydi Arafat olmaktan çıkacaktı. Arafat'ın yaşamöyküsüne baktığımızda bunu çok daha iyi anlıyorsunuz. Yurdundan atılıp yok edilmek istenen Filistin halkının davasını dünyaya mal edip 40 yıl gündemde tutmayı başaran Arafat'ın bu benzersiz başarısında, siyasi hünerinin ve ikna yeteneğinin ötesinde adeta mistik bir boyutun rolü var sanki. Filistin davası ile özdeşleşmiş bir yaşamın, mucizevi rastlantılarla sürmesini sağlayan bir boyut bu. Ölümünden sonra New York Times gazetesinde yer alan yaşam öyküsünde Arafat'ın 40 yılda 40 kez ölümle burun buruna geldiği ve her defasında kurtulmayı başardığı belirtiyor.
Bütün bunların da katkısıyla, halkının güzünde efsaneleşmiş olan bir liderin bu efsaneyi yıkmayı göze alarak, standart ölçülere uygun bir devlet adamı gibi davranması pek kolay değil herhalde.
DEVLET ADAMI OLAMADI
Filistin davasını dünyanın gündeminde tutmak ve uluslararası forumlarda söz sahibi olmak konusunda gerçekten inanılması zor bir başarıya imza atan Arafat'ın bir devlet kurup yönetme konusundaki yeteneğinin ve becerisinin son derecede sınırlı olduğu, 1993 Oslo Anlaşması sonrasında ortaya çıktı. Halkının güvenine sahip olan Arafat'ın bu görevi kullanarak katılımcı bir demokratik ortam yaratamadığı, tam tersine bu güveni, tek adam ve dar çevre diktasına dayanarak yaptığı görüldü. Barış içinde kalkınma umutlarının belirdiği 1993-97 döneminde Arafat'ın yönetimindeki bölgede yaşayan Filistinlilerin ekonomik durumu iyiye değil kötüye gitti. Bu gelişmelerde dış etkenlerin de payı vardı ama Arafat yönetiminde yolsuzlukların ayyuka çıktığı ve mevcut olanakların iyi kullanılmadığı da bir gerçekti.
Terör silahını kullanarak uluslararası kamuoyunun dikkatini çekme yönteminin ilk büyük üstadı sayılabilecek olan Arafat'ın, elindeki kartları iyi değerlendirebilen bir lider olduğunu söylemek de olanaksızdı. Kendi gücünü doğru değerlendiremediği için defalarca hezimete uğramış ve yandaşlarına çok ağır faturalar ödetmişti. Buna karşın kendisini hep bir ihanet kurbanı olarak gösterip halkının gözünde efsane olarak kalmayı başarmıştı. Fiyaskolarını yüzüne vuran Filistinli yazar Edward Said'i ise aforoz etmişti.
ARAFAT SONRASI
Umutsuzluğa sürüklenmiş bir halkın davasını savunmak için öldürmeyi silah olarak kullanan ve ömür boyu ölümle flört ederek efsaneleşen Yaser Arafat sonunda ölümle buluştu. Bu efsaneyi yeniden yaratmak olanaksız ve onun bıraktığı boşluğun nasıl doldurulacağını kestirmek de kolay değil. Devlet adamlığını öne çıkaracak bir yeni liderin önce demokratik ve kurumsallaşmış bir yapı içinde Filistin devletinin temellerini atabileceğini düşünenler var. Öte yandan Irak'ta kan gövdeyi götürüyor ve önüne geleni yok eden ABD ordusu, Ortadoğu'da yeni düşmanlar yaratmaya devam ediyor. Bu ortamda barışı ve demokrasiyi düşünmek ve ABD'nin desteği ile sağlanacak bir çözüme ümit bağlamak hiç de kolay görünmüyor.
Felluce yerle bir, uygarlık tamam
Cumartesi günkü The Guardian gazetesinde yer alan karikatüre bakıyorum. Amerikan askerlerinin bir yıkıntı yığınına çevirdiği Irak'ın Felluce kentinde, elinde seçim sandığını taşıyan devasa bir Azrail dolaşıyor. Hemen altında Naomi Klein imzalı yazının başlığı şöyle: "Önce ölüm, sonra oy kullanırsınız, burası Felluce".
BBC'deki, bazı diğer TV kanallarındaki görüntüleri izliyorum, Felluce'deki dehşeti anlatan muhabirleri dinliyorum ve gördüklerime, duyduklarıma, okuduklarıma inanamıyorum. Bunlar gerçek mi, yoksa Amerika'nın en hastalıklı beyinlerinin yarattığı bir korku filminin sahneleri mi? "Şeytan Felluce'de gizleniyor, onu oradan def edip kenti kurtaracağız" diyor Amerikalı komutan ve taş üstünde taş bırakmayan saldırıyı başlatıyor. İman gücüyle ve sınırlı olanaklarla direnmeye çalışan "ayaklanmacılar" öldürüldükçe adamdan sayılıyor. "Öldürülen ayaklanmacı sayısı 1200'ü buldu" diyen Amerikalı komutan sonuçtan memnun. Bu arada ağır yaralı oldukları için uçakla Almanya'daki askeri hastanelere sevk edilen Amerikalı askerlerin sayısı da 200'ü geçmiş. 250-300 bin kişilik Felluce'de kalan 50 bin dolayında sivilin akıbeti ise meçhul. Ama hastanenin işgal edildiği, elektriklerin kesik olduğu, suların akmadığı Felluce'nin yıkıntıları arasında dolaşıyor Azrail ve bütün bunlar Irak'a özgürlük, demokrasi ve uygarlık götürmek gerekçesiyle yapılıyor. Başkan Bush ile İngiltere Başbakanı Blair Irak'ta seçimden, demokrasiden söz ediyor. Öte yandan Irak'taki ayaklanmanın Musul'a, Kerkük'e, Necef'e yayıldığı haberleri geliyor. Aklım almıyor, bu "uygarlık" saldırısını aklım almıyor ve Irak'taki büyük enkazın altından nasıl bir canavarın çıkacağını gerçekten merak ediyorum.
oulagay@milliyet.com.tr
|
|
|

|