|
 |
|
|
Herkes için zor sınav...
AB zirvesine bir aydan az bir zaman (tam olarak 27 gün) kala, çeşitli Avrupa başkentlerinden gelen haberler, Türkiye ile müzakerelerin başlatılması lehinde bir hava estiğini gösteriyor. Ancak belirsizliğini hala koruyan iki konu var: Biri, tarihin ne olacağı, diğeri de "start" işaretinin hangi şartlarla verileceği ile ilgili.
Hemen ekleyelim ki, Türkiye ile müzakerelerin başlatılmasını hiç istemeyen, veya ona üyelik yerine özel bir ortaklık statüsü verilmesinden yana olan ya da temelden "Türkiye'nin aramızda yeri olamaz" diyen bazı çevreler var. Fransa'dan Macaristan'a, Almanya'dan Avusturya'ya kadar, bazı ülkelerde kamuoyunun bir kesimi böyle bir eğilim içinde.
Ama en azından üye ülkelerin çoğunda iktidarda bulunanlar ve de siyasi kuruluşların önemli bir kısmı, Türkiye ile müzakere sürecinin artık başlatılması gerektiğine inanıyor. Nitekim son zamanlarda, çeşitli başkentlerden gelen mesajlar da bu yönde. Örneğin, eskiden Türkiye'ye karşı tavır alan Lüksemburg'un Ankara'ya kendi başkanlığı, yani 2005'in ilk altı aylık dönemi içinde bir tarih verilmesini istemesi, anlamlı bir gelişmedir.
* * *
MÜZAKERELER 2005'in ilk mi, yoksa ikinci yarısında mı başlayacağı (veya 2006'nın başlarına mı sarkacağı), doğrusu henüz kesin yanıtı verilemeyen bir soru. Bunda Fransa'nın alacağı tavır çok önemli. Cumhurbaşkanı Chirac'ın tutumunu netleştirmesi için iç politikadaki (Anayasa referandumu gibi) konuların açıklık kazanmasını beklemek gerekiyor.
Yani AB zirvesinden müzakere lehinde bir karar çıkacağı varsayımından hareket edersek, bunun 2005'in ilk yarısında olacağı garantisi yok. Tabii bu iş yılın sonlarına kayarsa, o zaman ekim ayında yayımlanacak yeni komisyon raporunun olumlu olup olmayacağı meselesi çıkabilir. Diğer bir deyişle tarihin yılın sonlarına kaydırılması yeni zorluklara yol açabilir.
* * *
AB'den çıkacak kararla ilgili ikinci "bilinmeyen", müzakerelerin bazı yeni şartlara bağlanıp bağlanmayacağıdır.
Komisyon raporunda özellikle iki husus var ki, Ankara'nın hoşuna gitmiyor. Birincisi, müzakerelerin "ucu açık" bir süreç olacağını belirten ifade, ikincisi ise "serbest dolaşım" kavramına getirilen kısıtlamadır.
Türk diplomasisi zirveden çıkacak kararda bu doğrultuda bir ifadenin yer almaması için uğraşıyor. Ancak açıkçası, zaten kendi kamuoyları karşısında zor durumda olan AB liderlerinin, Komisyon'un bu iki konuda kullandığı lisanı görmezlikten gelmesi veya bu ifadelere hiç değinmemesi ihtimali yok gibi. Türkiye'nin lehinde çaba harcayan Avrupalı diplomatlar bile şöyle diyor: "Gerçekçi olmak ve zorlamaya gitmemek lazım. Kaldı ki, bu ifadeler uzun sürecek olan müzakerelerin sonunda tam üyeliği engelleyecek nitelikte değil"...
* * *
DAHA önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi bütün mesele, 17 Aralık'ta zirveden çıkacak kararın bu ifadeleri taşıması halinde, hükümetin nasıl bir tavır alacağıdır. Yani Ankara bu şartlarla müzakereye oturmayı kabul mu, ret mi edecek?
Türk diplomasisi böyle bir nedenle AB'yle köprüleri atmak ve temel dış politika hedeflerini değiştirmek eğiliminde değil.
Hükümet ise, iç politika açısından (özellikle muhaliflerin açacağı kampanya sonucunda) epey sıkıntıyla karşılaşacaktır. Son analizde siyasi kararını verecek olan iktidarın da bu büyük ve zor sınava şimdiden hazırlanması lazım.
skohen@milliyet.com.tr
|
|
|

|