Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 22 Kasım 2004 / Pazartesi  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Business      Otomobil      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik
Rice ile ne değişecek?


Son dört yılda, Ankara dahil, Washington'a meramını anlatma derdindeki birçok başkentte sürekli yaşanan bir ikilem vardı.
"Powell'a söyledik, ama acaba bir de Rice'a anlatsak mı" diye düşünürdü hükümetler. ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın Amerikan dış politika kararları üzerindeki etkisinin sınırlı olduğu izleniminden kaynaklı bir ikilemdi bu; Powell'dan işitilen bir taahhüde, doğrusu tam da güvenilemezdi.
Washington'ı ziyaret eden dışişleri bakanlarının Powell ile görüşmekle yetinmeyip, Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice ile de biraraya gelmeleri, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, hatta Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile görüşmeye çalışmaları rutin bir uygulamaya dönüşmüştü.
Şimdi Powell'ın koltuğunu Rice'a bırakmasıyla, Amerikan dış politikasının merkezi yeniden Foggy Bottom'a kayacak mı, doğrusu ondan emin değilim. Ancak ABD Dışişleri binasının bulunduğu bu mahallenin profilinin, hem Beyaz Saray, hem de dış başkentler nezdinde yükseleceği kesin.

"Arkadaşım Condi"
ABD'nin ikinci kadın, ikinci siyah ve ilk siyah kadın dışişleri bakanı olmaya hazırlanan Rice'ın, bu görevde selefi Powell'dan bazı önemli farkları olacak. Bunlar, Powell ve Rice'ın dünya görüşlerinden kaynaklı farklar değil; daha ziyade, "nüfuz," "sadakat" ve "üslup" ile ilgili.
Nüfuz farkı, doğrudan Rice'ın, Başkan George W. Bush'la yakın ilişkisinden geliyor. Bush, kısa adıyla "Condi" diye çağırdığı Rice'ı "baba yadigarı" olarak devralmıştı. Baba Bush yönetiminde, dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft'un altında, o yıllarda "devrim" yaşayan Rusya ve Doğu Avrupa'dan sorumlu olarak çalışan Rice'ın oğul Bush'a danışmanlığı, 2000 seçimleri öncesinde başladı. Rice'ın ilk görevi, Bush'u dış politika gibi hemen hiçbir şey bilmediği bir alanda eğitmekti. Bu bağ, kısa süre içinde bir güven ve sadakat ilişkisine dönüştü.
Bush seçilip Rice'ı Ulusal Güvenlik Danışmanı yapınca, Cumhuriyetçi olsun, Demokrat olsun Washington'da birçok kişi, akademik geçmişine ve önceki Beyaz Saray deneyimine rağmen, Rice'ın politika alanında "tüy sıklet" olacağı kanısındaydı. Açıkçası bu kanı, dört yıl sonra büyük ölçüde doğrulanmış sayılıyor.
Cheney gibi, Rumsfeld gibi Amerikan sağının milliyetçi - muhafazakar ağır toplarının, Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz gibi, Amerikan gücünün dünyada demokratik değişim için devreye sokulmasını öngören bir vizyonun etkili savunucusunun ve bu üç isimle yolları kesişen, Pentagon'da, Cheney'nin ofisinde, Ulusal Güvenlik Konseyi'nde ve birkaçı da Dışişleri'nde mevzilenmiş "yeni muhafazakâr" ideologların yanında Rice, karar sürecinde pek de etkili olamadı.
Ancak bir yandan da, Başkan'la bu isimlerin hiçbirinin sahip olmadığı özel ilişkisi, Rice'ı hem Washington'daki ağır topların, hem de dünya başkentlerindeki lider kadroların görmezden gelemediği, hafife alamadığı bir konuma kavuşturdu. Bu konum, dünya görüşü ve üslubu ne "milliyetçi muhafazakâr" ne de "yeni - muhafazakâr (neo - con)" çizgidekilerle uyuşan ama onların dayattığı dış politika kararlarına itirazı hep cılız ve etkisiz kalan, ayrıca Başkan'la da "kimyasının tam uyuşmadığı" söylenen Powell'ın sahip olamadığı bir nüfuza işaret ediyordu. Nitekim Rice'ı bakanlığa taşıyan da, herşeyden önce Bush'un kendisini, sadakatinden hiç şüphe etmediği "yakın bir arkadaş" sayması oldu.

"Nüfuzsuz nüfuzlu"
Rice, İngilizce'deki deyişle Başkan'ın "kulağına sahip", yani Bush'un kendisini belki de herkesten fazla dinlediği, önerilerine güvendiği bir kişi. Buna karşın, son dört yılı çoğunlukla, bu ayrıcalıklı konum ile politika alanındaki "tüy sıklet" imajı arasında sıkışmış geçirdi. Beyaz Saray ve Dışişleri çevrelerinde anlatılanlar, Rice'ın görüşlerinin terörle mücadele ve
Irak Savaşı kapsamındaki birçok konuda, Cheney ve Rumsfeld'e kıyasla Powell'a belki de daha yakın olduğu, ancak hemen her adımda da, birikimi ve siyasi gücü çok daha ağır basan şahinler grubuna boyun eğdiği yönünde.
Ancak Rice'ın bu "nüfuzsuz nüfuz sahibi" tavrında hiç kıpırdanma olmadı da değil. Ne zaman Başkan Bush'u sert eleştirilere hedef yapan, siyasi gücünü yıpratan bir gelişme olduysa, Rice sesini yükseltti.
Örneğin Rice'ın, Irak konusunda Washington'a kafa tutan müttefiklere karşı alınması gereken tavrı, "Fransa'yı cezalandır, Almanya'yı dikkate alma, Rusya'yı affet" diye özetlediği biliniyor. Dışişleri ve CIA'den Irak politikası konusunda itirazlar yükseldikçe, bunları değerlendirmek yerine perdelemesinin, "ideolojik" bir tavırdan ziyade, "başkanı koruma" güdüsünden kaynaklandığı söyleniyor.
Aynı şekilde, Ebu Gıreyb skandalı, Guantanamo ve Afganistan'daki işkence iddiaları yüzeye çıkınca, Rumsfeld'e "Bush'u zor durumda bıraktığı için" öfkelendiği de sır değil. Irak'ta hataların Bush'u yıpratmasından rahatsız olduğu, bu nedenle bu konudaki üst koordinasyonun Beyaz Saray'a geçmesinde ısrar ettiği, hatta Rumsfeld'in istifasından yana çıktığı ve koltuğuna talip olduğu da. Ancak Bush, bir yandan Rumsfeld'i tutarak Cheney'nin ve milliyetçi - muhafazakâr Amerika'nın istediğini yaptı, bir yandan da Rice'ı dışişlerinin başına getirerek, başta Irak olmak üzere bir dizi dış politika kararında Bush yönetimine alttan alta muhalefet eden dışişleri kadrolarının kendisine sadık bir çizgiye çekilmesini istediğini gösterdi.

Diplomasi atağı
Rice'ın dışişlerinde CIA'de halen sürene benzer bir "muhalif tasfiyesi" başlatıp başlatmayacağı bilinmiyor. Powell'ın üst kadrosu zaten gidici, ama Rice'ın üst kadrosunun Cheney - Rumsfeld paktına entegre "neo - con" ideologlardan oluşup oluşmayacağı da önemli bir gösterge olacak.
Rice'ın yeni konumunda yine Powell'dan farklı olarak, yüzyüze diplomasiye ağırlık vereceği, çok seyahat edeceği ve ilişkilerin yıprandığı başkentlerle yeni köprüler kurmaya çalışacağı kesin. Ancak bunu yaparken, dışişlerini hizaya getirip Cheney ve Rumsfeld'in dikte ettirdiği politikanın sözcülüğünü mü yapacak, yoksa aslında Powell'ınkilere daha yakın olan kendi "realist" dış politika birikimini Washington'ın gündemine mi sokmaya çalışacak, bu belli değil.
Başlatacağı diplomasi atağının dünyada karşılığını bulması, aslında biraz da ikincisine bağlı. Bunu asıl sınayacak olan ise, İsrail - Filistin barışı için ve İran'ın nükleer silahlanma sevdasına karşı atılacak adımlar. Her iki konu da, 2005'in öncelikli meseleleri arasında. Ve her ikisi de, birinci Bush yönetiminin son dört yılde pek sergilemediği türden bir diplomatik yaratıcılık gerektiriyor.

ycongar@erols.com








Taha AKYOL
Bir profesörün hazin hikâyesi
18 KASIM 1933... Osmanlı'dan gelen Darülfünun...
Çetin ALTAN
Şüphe
SİGARA akciğer kanseri yapar diyorlar; yapmaz...
Fikret BİLA
Demirel: "ABD umursamıyor"
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Washington...
Yasemin CONGAR
Rice ile ne değişecek?
Son dört yılda, Ankara dahil, Washington'a me...
Faik ÖZTRAK
Kurum ve kuralların güçlenmesi refahı artırır
Bu yılın Nobel İktisat Ödülü'nü Finn Kydland ...
Hasan PULUR
İşte Şark
ARTIK biraz utanmaya başladılar da "direnişçi...
Ece TEMELKURAN
Liderler sağ mıdır?
Eski SSCB'nin etrafında neşeyle bir çember ku...
Yaman TÖRÜNER
Dolar dolar boşalır
Doların yeniden değer kaybetmeye başlaması he...
Güngör URAS
Ankara'da 'güç sembolü' Mercedes
Belçika'da Dışişleri Bakanlığı'na atanan Kare...

© 2004 Milliyet